İda Dağı’nın o meşhur, binbir pınarlı yamaçlarını bilir misiniz çocuklar? İşte orada, sığırlarını otlatan, yakışıklı mı yakışıklı, Troya soylusu bir genç varmış: Ankhises. Öyle bir delikanlıymış ki, yaylaların havası yüzüne öyle bir renk vermiş, öyle bir gürbüzlük katmış ki, gören dönüp bir daha bakarmış.
Bir gün, gökyüzünün en güzel sakinlerinden Aphrodite, yükseklerden aşağıya, bizim Ankhises’in olduğu yere süzülmüş. Ama öyle görkemli bir şekilde değil; sanki oradan geçen, Phrygialı tatlı bir genç kız kılığında… Yanında vahşi hayvanlar, dağın tüm canlıları sanki ona selam durmuş, büyülenmiş bir şekilde peşine takılmışlar. Tanrıça, genç delikanlının yanına varınca işler değişmiş tabii. Ankhises, karşısındakinin sıradan bir fani olmadığını hissetse de, o anın cazibesine kapılıp gitmiş.
İşte o gün, o yamaçlarda öyle bir kader örülmüş ki, dünyalar güzeli tanrıça, Ankhises’e şöyle fısıldamış: "Bir oğlun olacak. Hem Troya’nın kralı olacak hem de soyu sonsuza dek sürecek!" Ama bir şartı varmış: "Bu çocuk büyürken onu nympha’lar eğitecek, beş yaşına gelince sana getirecekler. Ama sakın, sakın ola ki annesinin ben olduğumu kimseye söyleme. Eğer Zeus'un kulağına giderse, o meşhur yıldırımlarıyla seni çarpar, aman diyeyim!"
Ankhises, tanrıçanın bu gizemli aşkıyla mest olmuş. Fakat gelin görün ki, insanoğlunun ağzında bakla ıslanmaz derler, bizimkisi de pek farklı değilmiş. Aradan yıllar geçmiş, bir gün biraz keyiflenip kadehi fazla kaçırınca, dilinin bağını çözmüş. "Ben var ya ben," demiş, "koskoca Aphrodite’nin sevgilisiyim!"
Tabii, gökyüzü sakinlerinin dedikodusunu yapmak pek hayra alamet değildir. Zeus duymuş bunu; bir hışımla yıldırımını savurmuş. Ankhises orada canından olmamış belki ama o günden sonra artık eskisi gibi yürüyemez olmuş. Ya topal kalmış ya da gözlerine bir perde inmiş; orası biraz sisli, biraz karanlık...
Yıllar sonra Troya’nın o uğursuz günleri gelip çattığında, Ankhises artık seksen yaşında, beli bükük bir ihtiyar olmuş. Şehir alevler içinde kalıp herkes kaçışırken, oğlu Aineias ne yapmış biliyor musunuz? O koca adam, babasını sırtına almış. O eski, o hatıralarla dolu yüküyle beraber yürümüş limana doğru.
Ankhises, sonunda Sicilya’nın kıyılarına kadar varmış ama orada hayata veda etmiş. Oğlu Aineias da babasına olan saygısından, onun anısına oyunlar, şenlikler düzenlemiş. Hani derler ya, Roma’da uzun yıllar boyunca devam eden o büyük Troya oyunları var ya, işte hepsi o günden, o vefalı oğulun babası için yaptığı yarışlardan kalma.
Siz siz olun, bir tanrıçanın sırrını saklayacaksanız, kadehleri sayarak kaldırın; yoksa sonunuz Ankhises gibi olur, bastonla gezmek zorunda kalırsınız! Haydi, şimdi dağılın bakalım; belki bir gün rüyanızda İda Dağı’nın o gümüş pınarlarını görürsünüz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi tarihin tozlu sayfalarını, kralların görkemli zırhlarına ve tanrıların altın tahtlarına bakarak okur. Ama ben, yaşlı gözlerimle o altınların altındaki pası çok gördüm. Bugün sana, adını Troya'nın şatafatlı hikayelerinde duyduğumuz, ama aslında o büyük oyunun küçük bir piyonu olan Ankhises'in gerçek yüzünü anlatayım.
İda Dağı’nın yamaçlarında sığırlarını güden, sıradan bir hayat süren bir gençti o. Derken gökten Aphrodite indi. O bildiğin "aşk tanrıçası" değil; hırsıyla ormanları titreten, hayvanları bile kendi büyüsüne mahkum eden o kudretli figür. Bir tanrıça, oyuncağı yapmak istediği bir ölümlüyü elde etmek için kılıktan kılığa girer. Ankhises'in dünyası, o gün bir tanrıçanın arzusuyla altüst oldu. Mytho Anarkhia der ki: "Güçlü olan, zayıf olana sadece lütuf bahşetmez, onu kendi kurgusunun içine hapseder." Ankhises, bir gecelik arzunun bedelini, hayatının geri kalanını bir korku gölgesi altında yaşayarak ödedi.
Tanrıça ona bir çocuk verdi; Aineias. Ama sonra ne dedi biliyor musun, küçük yolcum? "Kimseye benden bahsetme, yoksa Zeus'un yıldırımıyla küle dönersin." İşte sistem böyledir; seni yücelttiğini sanır ama aslında seni bir sessizlik yeminine mahkum eder. Korku, kralların ve tanrıların en eski silahıdır.
Duyduğuma göre, bir gün şarabın verdiği o geçici cesaretle –ki biraz şarap bazen insanın kendi gölgesini bile tanımasına yardım eder– ağzından kaçırmış Ankhises. "Ben bir tanrıça ile oldum!" demiş. İşte o an, sistem onu dışladı. Kimi anlatılar onun topal kaldığını, kimi kör olduğunu söyler. Gerçek şudur ki: Sistemin sırrını ifşa eden, sistemin ağırlığı altında ezilir. Aineias'ın sırtında taşıdığı o yaşlı adam, aslında bir babadan ziyade, tanrısal bir kibrin altında ezilmiş, hatasını ödeyen bir mağdurun ağır yüküydü.
Şimdi anlıyor musun, koca yürekli evladım? Tarih dediğin şey, tanrıların veya kralların bize dikte ettiği o parıltılı masallar değil, köşede unutulmuş, susturulmuş o insanın acısıdır. Güçlülerin gölgesinde kalanlar, hep taşıyıcı olmak zorunda bırakılır. Ama sen, sırtındakinin aslında kimin yükü olduğunu sorgulamaya başladığında, işte o zaman kendi hikayeni yazmaya başlarsın.
Sakın unutma, otorite sana sustuğun sürece "seçilmiş" olduğunu söyler. Ama gerçekler, sadece sorgulamaya cesaret edenlerin İda yamaçlarında bulduğu o vahşi çiçekler gibidir; nadirdir, biraz tehlikelidir ama bütünüyle gerçektir.