Şöyle oturun bakalım minikler, hele bir soluklanın. Ayaklarınızı uzatın da size şu Karadeniz’in hırçın sularında yaşamış koca bir kabadayıdan, yani Amykos’tan bahsedeyim.
Amykos dediğin, bildiğin devlerden. Babası kim sanıyorsunuz? Denizlerin hakimi, hani şu elinde üç dişli yaba tutan Poseidon! Bir devden daha ne beklersiniz? Amykos, günümüzdeki Bursa’dan başlayıp Karadeniz’in kıyılarında uzanan o yemyeşil Bithynia topraklarında, Bebrykes denilen boyun kralıydı. Ama nasıl bir kral! Sarayında huzurla oturup halkının derdini dinlemek yerine, limanına uğrayan her yabancıyı kapıda beklerdi.
O dev cüssesiyle limana yanaşan gemileri görür görmez, "Hele bir boks maçı yapalım!" diye bağırırdı. İnsanlar daha gemiden inmeden kendilerini ringde bulurlardı. Amykos, sadece çıplak yumrukla da yetinmezdi; o zamanlar "kestos" dedikleri, içine kurşun doldurulmuş deri eldivenler takardı. Bir vurdu mu, yer yerinden oynardı. Zavallı gemiciler, koca devin karşısında sadece spor olsun diye değil, hayatlarını korumak için çırpınırlardı. Amykos'un kuralı basitti: Kazanan o olurdu, kaybedenin ise artık hikayesi biterdi.
Yıllar böyle geçti, krallığı korkuyla yönetildi. Ta ki bir gün, o meşhur Argonaut’lar gemileriyle Khalkedon’a, yani bugünkü Kadıköy’e varana dek. Bu ekipte kimler yoktu ki? En cesurları, en bilgeleri bir araya gelmişti. İçlerinde bir delikanlı vardı, Zeus’un oğlu Polydeukes. Delikanlı dediğime bakmayın, gökyüzü sakinlerinin soyundan gelme, eline geçeni havada kapacak cinsten bir dövüşçü.
Amykos yine her zamanki kibriyle, "Kim benimle yumruk yumruğa çarpışacak?" diye gürledi. Herkes birbirine bakarken, Polydeukes öne çıktı. "Madem bu kadar heveslisin, gel biraz ter dökelim," dedi. Çoğu kişi devin devasa göğüs kafesini görünce ümidini kesmişti ama Polydeukes daha çevikti. Rüzgar gibi hareket ediyor, devin savurduğu ağır darbelerden bir kedi gibi sıyrılıyordu.
Sonunda, o koca dev, kendi kibrinin altında ezildi. Polydeukes, yaptığı hatayı yüzüne vuran bir darbeyle Amykos’u dize getirdi. O insafsız, o mağrur devin saltanatı, bir bilgenin kurnazlığı ve bir savaşçının ustalığıyla son buldu. İşte böyle... Kendi topraklarında adaleti tesis etmek isteyenler, er ya da geç bu devleri yerle bir ederler.
Hadi bakalım, şarabımın dibinde biraz daha bal tadı kalmış, şimdi biraz dinlenme vakti. Bir dahaki sefere size denizlerin öbür ucundaki başka bir macerayı anlatırım, ama şimdi gözlerinizi dinlendirin. Dünya dediğin yer, tam da böyle hikayelerle dönüyor işte.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Amykos ve Yumruğun Yasası
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır vardır; kralların tahtları genellikle başkalarının acıları üzerine atılmış düğümlerden oluşur. Kulak ver bana, zira tarih sadece kazananların yüksek sesle attığı çığlıklardan ibaret değildir.
Denizlerin efendisi Poseidon’un soyundan geldiğini iddia eden dev Amykos’u duydun mu? Bithynia topraklarında, o uçsuz bucaksız yeşilliklerin içinde kendine bir krallık kurmuştu. Ama unutma evlat, bir insan kendini ne kadar büyük görürse, o kadar küçülür. O, toprağına misafir olan her yabancıyı kendi oyununa zorlardı. Kendi kurallarının esiri olmuş, gücünü bir hükümranlık aracı haline getirmişti. Kestos dediğimiz o kurşunlu eldivenleri ellerine geçirdiğinde, sadece rakiplerine değil, kendi insanlığına da ağır bir darbe indiriyordu. O, "kral" adıyla anılıyordu belki ama aslında korkunun ve zorbalığın hizmetkarıydı.
Pek muhterem dinleyicim, bazen devlerin en büyük zaafı, kendi kurdukları düzenin hiç yıkılmayacağına olan inançlarıdır. Argonaut’lar, o meşhur kaşifler Khalkedon’a ayak bastığında, Amykos onları da aynı insafsız dişliye sokmak istedi. Ama karşısında, tanrısal bir yetenekle donanmış Polydeukes vardı. O dövüş, sadece iki kahramanın savaşı değil, zorbalığın kendi yarattığı o karanlık labirentte hapsoluşunun hikayesiydi. Polydeukes, devi yendiğinde sadece onu alt etmedi; o acımasız sistemin dişlisini de kırdı.
Biliyor musun güzel ruh, şiddetin her zaman bir hüznü vardır. Amykos, gücü elinde tuttuğu sürece yalnızdı; çünkü etrafındakiler ona saygıdan değil, kurşunlu eldivenlerin korkusundan boyun eğiyordu. Bilgeliğin hafif serinliğinde, şu şarap kadehinden bir yudum alırken şunu hatırla: En büyük devleri deviren, bazen sadece hakikatin o keskin ve çıplak yüzüdür.
Sistemler yıkılır, krallar toprağa karışır evlat. Gerçek olan tek şey, kimsenin bir başkasının hayatı üzerinde o kurşunlu eldivenlerle hüküm süremeyeceğidir. Bugünlük bu kadar; zira hakikatin yükü, omuzları taşımakla değil, onu anlamakla hafifler.