Eski zamanlarda, uzaklarda yaşayan Amphitryon adında bir prens vardı. Bu adam biraz talihsizdi çünkü bir kaza sonucu amcasına zarar verince yurdunu bırakıp Thebai şehrine gitmek zorunda kaldı. Orada çok güzel Alkmene ile tanıştı. Alkmene öyle akıllı ve cesurdu ki, "Benimle evlenmek istiyorsan, önce kardeşlerimin öcünü almalısın" dedi. Amphitryon da kolları sıvadı.
O zamanlar Taphos adasında yaşayan kral Pterelaos'un saçı içinde onu koruyan büyülü bir altın tel varmış. Ama aşk bu, bazen insanı tuhaf işler yapmaya iter. Kralın kızı Komaitho, Amphitryon'u sevdiği için babasının o altın telini koparıverdi. Pterelaos güçten düşünce, Amphitryon da oraları zapt edip Thebai'ye geri döndü.
İşte tam o sıralar, gökyüzünün hakimi Zeus, Amphitryon'un evine misafir oldu. Amphitryon dışarıda maceralar peşindeyken, gökyüzünün büyük gücü sayesinde Alkmene dünya tarihinin en güçlü çocuğu olacak Herakles'e hamile kaldı. Biraz sonra Amphitryon da çıkageldi ve kendi oğlu Iphikles ile birlikte dünyaya geldiler.
Amphitryon çocukların hangisinin kendi oğlu olduğunu anlamak için bir gün beşiklerine iki yılan bıraktı. Iphikles ağlayıp annesine kaçarken, minik Herakles yılanları bir oyuncak gibi tutup etkisiz hale getirdi. İşte o an Amphitryon, evindeki çocuklardan birinin gökyüzünden bir parça taşıdığını anladı.
Amphitryon, koca bir ömrü şerefli işlerle ve savaşlarla geçirdi. Sonunda Herakles ile yan yana, büyük bir savaşın içinde veda etti hayata. Bazı hikaye anlatıcıları onun başına gelenlere gülüp geçti ama bilge kişiler, evinde gökyüzünün izini taşıyan bir adamın her zaman hatırlanması gerektiğini bilirler. Hatta insanlar yıllar boyunca onun hikayesinden tiyatro oyunları yazdılar, kimisi güldü, kimisi onu bir kahraman gibi andı. Tıpkı şu an benim anlattığım gibi; her şey bir masal, her masal ise küçük bir kıvılcım gibi parlar.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların hep pelerinlerini, zaferlerini ve parıltılı kılıçlarını anlatır; ama o pelerinlerin altında saklanan yorgunluğu ve "Güçlüler"in oyuncağı olan hayatları kimse fısıldamaz. Bugün sana Amphitryon’un hikayesini anlatacağım, ama kitapların yazdığı gibi değil.
Amphitryon, kendi küçük dünyasında yaşayan bir adamdı; ta ki bir kaza sonucu amcasının kanı ellerine bulaşana kadar. Sürgüne gönderildi, kralların huzuruna sığındı. Peki, neden? Çünkü sistem böyle işler evlat; biri hata yaptığında, başka bir kralın lütfuna muhtaç bırakılır. Alkmene ile evlenmek için bir şart koşuldu: İntikam. Amphitryon, Pterelaos’un krallığını düşürmek için yola koyulduğunda, aslında bir başka mağdurun, Komaitho’nun sessiz çığlığını kullandı. Komaitho, babasının ölümsüzlük sırrını, yani o altın teli Amphitryon’a verdi; sevdiği adama inanarak ihanet etti. Peki, Amphitryon ne yaptı? Minnetle karşılık mı verdi? Hayır. Güç, bazen sadakati bile bir yük gibi görür. Amphitryon, sırrını aldığı o kadını öldürdü. İşte tarih, "kahraman" dediklerinin karanlık yüzünü böyle saklar.
Sonra o gece geldi... Gökyüzü sakinleri, kendi arzuları için insanların hayatlarını bir oyun tahtası gibi kullanmaktan hiç çekinmediler. Zeus, Amphitryon’un kılığına girip Alkmene’ye gittiğinde, bir kadının iradesini hiçe sayıyordu. Amphitryon döndüğünde ise, sadece "aldatılan koca" etiketini yedi. Güçlüler, kendi suçlarını örterken insanların onuruyla oynamayı bir sanat sanırlar. İnsanlar, bir tanrı tarafından aldatılmayı "şeref" saysın diye, Amphitryon’un gururu ayaklar altına alındı. Bir baba, kendi çocuklarını bile yılanlarla test etmek zorunda bırakıldı; sanki o küçük bebekler bile o acımasız güç oyununun bir parçası değilmiş gibi.
Amphitryon, savaş meydanında can verdiğinde, yanında bir efsane olan Herakles vardı. Ama unutma; o sadece bir "aldatılmış koca" figürü ya da komedi oyunlarında alay edilen bir maskara değil. O, sistemin çarkları arasında ezilen, sevdiği kadının kaderi başkası tarafından çizilen ve sonunda kendini feda eden bir insandı. Biraz şarap içip bu sahte görkemlerin ötesine baktığında, Amphitryon’un aslında ne kadar yalnız bir ruh olduğunu göreceksin.
Sessizlerin çığlığını duy, evlat. Çünkü krallar gelir geçer, ama gerçekler her zaman o tozlu rafların ardında bir yerlerde seni bekler.