Gel bakalım güzel çocuk, şöyle dizimin dibine otur. Sana Amphiaraos adında çok ama çok bilge bir adamdan söz edeyim. O, gökyüzünün fısıltılarını, daha yaşanmamış olanları sanki bir kuşun kanat çırpışı gibi önceden duyan bir kahindi. Ama her şeyi önceden bilmek bazen ağır bir yüktür, bilirsin ya; o da bu ağırlığı omuzlarında taşıyan nazik bir insandı.
Amphiaraos, bir zamanlar Argos adındaki yerde yaşardı. İyi yürekliydi ama etrafındaki insanların hırsları, ne yazık ki onun huzurunu kaçırdı. Bir gün, kayınbiraderi Adrastos ile büyük bir savaşa gitmek zorunda kaldı. Amphiaraos bu yolculuğun sonunda eve dönemeyeceğini, gökyüzündeki yıldızların ona başka bir yol çizdiğini biliyordu. Gitmek istemedi, ayak diredi. Ama ne yapsın? Karısı Eriphyle, göz kamaştırıcı bir altın gerdanlığa aldanıp onu bu savaşa ikna etti. Oysa o gerdanlık, çok eski zamanlardan kalan bir düğün hediyesiydi.
Yola koyulduklarında, Amphiaraos hem çok cesur hem de çok düşünceli bir askerdi. Savaş meydanına vardığında kalkanına baktılar; kalkanında hiçbir süs, hiçbir resim yoktu. Biliyor musun neden? Çünkü o, dışarıdan kahraman gibi görünmek değil, gerçekten kahraman olmak isterdi. Etrafındaki hırslı kardeşlere, "Kendi yurdunuza, ana toprağınıza zarar vermeyin!" diye seslendi. Bir kadehten bir yudum su içti, toprağına baktı ve "Ben bu toprakları bedenimle beslemeye gidiyorum," dedi.
Savaş çok çetin geçti, her yer toz duman oldu. Amphiaraos atlarının dizginlerini çekti ve kaçmaya başladı. Tam İsmenos irmagı kıyısında, düşmanı ona yaklaşmışken, gökyüzü dostumuz büyük bir gürültü kopardı. Toprak, sanki kucağını açmış bir ana gibi yarılıverdi. Amphiaraos, atları ve arabasıyla birlikte o yarıktan aşağı, yumuşak bir yorganın altına girer gibi toprağın derinliklerine gömüldü.
İnsanlar onun öldüğünü sandı ama o aslında ölümsüzlerin arasına katıldı. Bugün bile Oropos denilen o güzel yerde, rüzgarın sesini dinleyenlere hala gelecekten haberler fısıldadığı söylenir. İşte böyle çocuk, bazen en bilge olanlar, en derin sırlara toprakla birlikte karışırlar. Şimdi gözlerini kapat, belki sen de rüzgarın fısıltısında onun bilgeliğinden bir parça duyarsın.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Güçlülerin pırıltılı zırhlarının ardında, aslında kendi hırslarının esiri olmuş küçük insanlar saklanır. Bugün sana, geleceği görebildiği için hayatı karartılan, zeki olduğu için cezalandırılan bir adamdan, Amphiaraos'tan bahsedeceğim.
Amphiaraos, Oikles ile Hypermestra’nın oğlu, Melampus soyundan bir kahindi. Bak, 'kahin' olmak demek, insanların yalanlarını, kralların gizli oyunlarını ve yaklaşan felaketleri önceden okumak demektir. Güçlüler, böyle insanlardan nefret ederler. Çünkü onlar, kralın tacının arkasındaki paslı çivileri görebilirler.
Adrastos adında hırslı bir kral vardı. Kendi iktidarını sağlamlaştırmak için Amphiaraos'u bir piyon gibi kullanmak istedi. Aralarındaki barışı bile bir tuzak olarak kurdu: Kardeşi Eriphyle ile onu evlendirdi. Eriphyle'yi, tıpkı bugün bazı insanların ellerindeki oyuncaklarla kandırıldığı gibi, parlak ve değersiz bir gerdanlıkla satın aldılar. Amphiaraos, kendi evinde bile özgür değildi; kararı, bir gerdanlığın ışıltısına yenik düşen bir kadının eline bırakılmıştı.
Polyneikes ve Eteokles denen kardeşlerin kavgası, aslında iki çocuğun oyuncak paylaşamaması kadar saçmaydı ama bu kavga, koca bir halkı ateşe attı. Amphiaraos, bu savaşın bir yıkım getireceğini biliyordu. Şunu derinden hissetmişti: "Bir yabancı orduyu getirip kendi toprağını yakmak, hangi haklı davayla açıklanabilir?" İşte bu, güç sahiplerinin hiç sevmediği o haklı soruydu. O, kalkanına hiçbir süslü arma çizdirmedi; çünkü gerçek bir bilge, kahraman görünmeye değil, sadece gerçeğin yanında durmaya çalışır.
Ve o gün geldi. Gökyüzü sakinleri, kendi oyunlarını kurarken Amphiaraos'u bir yük gibi gördüler. Savaşın sonunda, kendi soydaşının elinde can vermemesi için, toprak yarılıp onu ve atlarını içine çekti. İnsanlar buna "ölümsüzlük" dediler, bir armağan gibi sundular. Oysa bu, onun artık bu kokuşmuş düzenin dışına, sessiz bir sürgüne gönderilmesiydi.
Evlat, bazen bir kadeh şarapta dünyayı unutmak, bazen de Amphiaraos gibi her şeyi görüp çaresizce boyun eğmek zorunda kalmak, yaşamın o hüzünlü cilvesidir. Unutma; krallar savaş başlatır, tanrıların adı arkasına sığınırlar, ama toprağa gömülenler hep sadece gerçeği bilenlerdir. Kalkanındaki o boşluk, aslında tüm dünyadan daha ağır bir gerçeği taşıyordu.
Şimdi uyu ve hatırla: Sesini kıstıkları her bilge, aslında yerin altında bir yerlerde gerçeği fısıldamaya devam eder.