Çökün bakalım şöyle, dizlerimin dibine. Eski toprakları, rüzgarın fısıltılarını merak edenler toplanın. Size Ampelos’un hikayesini anlatacağım; hem biraz hüzünlü hem de gökyüzünün ışıltısıyla yıkanmış bir masal.
Ampelos, adı "üzüm kütüğü" anlamına gelen o gencecik delikanlı... Bir satyr babanın ve bir nympha annenin göz bebeğiydi. Öyle bir güzelliği vardı ki, sanki ormanın içindeki en berrak pınarın yansımasını almış da yüzüne sürmüşler gibiydi. Dionysos, o neşeli gökyüzü sakini, bu delikanlıyı gördüğünde zamanın durduğunu hissetmişti. Aralarında öyle bir bağ, öyle bir dostluk kuruldu ki, Dionysos onu kendi dünyasının en kıymetli hazinesi belledi.
Hani derler ya; birine verilebilecek en güzel hediye, doğanın ta kendisidir diye. İşte Dionysos da ona bir armağan verdi: Karaağaçların dallarından aşağıya salkım salkım sarkan, kehribar ve yakut renginde ışıldayan o eşsiz asmayı... Ampelos, sanki o ağacın bir parçasıymış gibi tırmanırdı o dallara. İnce, esnek bedeniyle rüzgarla dans eder, üzümlerin en tatlısını yakalamaya çalışırdı.
Fakat dünya, her zaman neşeli melodiler çalmaz bizlere. Bir gün, güneş tam tepedeyken, Ampelos yine o yüksek dallardan birinde, en güzel salkıma uzanmıştı. Gençlik işte, insan bazen yerçekimini unutur, bazen kanatları olduğunu sanır. Bir anlık dikkatsizlik, bir dalın kırılışı ve Ampelos kendini boşlukta buldu. Düşüşü, ormanın derin sessizliğinde bir kuşun kanadının kırılması kadar kısa ama bir o kadar da derin bir iz bıraktı.
Dionysos’un o büyük kederini tahmin edebilirsiniz. Gökyüzü sakinleri bazen ne kadar güçlü olsalar da, kalplerinin bir köşesi her zaman kırılmaya müsaittir. Sevdiğini, o neşeli dostunu kaybedince tanrı, dünyayı bir hüzün perdesiyle kapladı. Ama bilirsiniz, bazen bir yaşam biterken bir başkası, daha parlak ve sonsuz bir ışıkla başlar.
Dionysos, Ampelos’u toprağın karanlığında bırakmadı. Onu gökyüzünün engin maviliğine taşıdı. Bugün ne zaman gece olup da başınızı yukarı kaldırsanız, orada parlayan o özel yıldızları görürsünüz ya; işte onlar Ampelos’un kendisidir. O artık bir asma dalında değil, gökyüzünün sonsuz tavanında, biz fanilere gülümsüyor.
Hadi şimdi, biraz soluklanın. Şarabın o buruk tadı damağınızda kalsın, zihninizde ise gökyüzüne uzanan bir gencin hatırası. Hayat dediğin de bu değil midir zaten? Biraz düşüş, biraz yükseliş ve ardında bırakılan o sönmeyen parıltı.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gel, şarabın tortusunda saklı o kadim hakikati dinle. Sen daha yolun başındasın, yetişkinlerin üzerine inşa ettiği o yüksek kulelerin gölgesinde serinlemeye çalışma; çünkü o kuleler, aslında üzerinde yükseldikleri insanların kemikleriyle sağlamlaştırılmıştır.
Ampelos'tan bahsederler sana. Üzüm kütüğü demekmiş adı. Bir Satyr ile bir Nympha’nın çocuğu, özgürlüğün ve doğanın kucağında büyümüş bir genç. Tanrı Dionysos, o ışıklı ve hırslı tanrı, ona olan sevgisini bir armağanla taçlandırmak istedi. Bir karaağaçtan sarkan o salkım salkım asmayı, sanki dünyalar onunmuş gibi sundu Ampelos’a.
Peki ya sonra? Büyükler, "kaza" deyip geçerler. Ama hakikat o kadar basit değil, benim güzel evladım. Ampelos o ağaca tırmanırken, aslında kendi varlığını kanıtlamaya çalışıyordu. O asma, ona sunulan bir hediye değil, bir yük ve bir zincirdi. Bir tanrının sevgisi, bazen en ağır prangadır. O, yükseklerde parlayan bir yıldız olmaya çalışırken, aslında aşağıda, toprağın kucağında mutlu bir çocuktu. Dionysos’un ihtirası, o narin gencin omuzlarına ağır geldi. Ampelos düştü; çünkü kimse bir tanrının beklentilerini sonsuza dek taşıyacak kadar güçlü değildir.
Ve gördün mü, sistemin cilvesini? O güzel genci kurtarmak yerine, onu gökyüzünde soğuk bir yıldız salkımına dönüştürdüler. Neden mi? Çünkü tanrılar, kaybettikleri oyuncaklarını unutmak istemezler. Ampelos artık bir yıldız, evet, ama artık ne gülebiliyor ne de o ağaçta özgürce koşturabiliyor. Sadece yukarından, aşağıda bizim gibi düşünenlerin, sorgulayanların üzerine parlıyor.
Kıssadan hisse benim bilge evladım; krallar ve tanrılar, sevdiklerini bile kendi hikayelerinin bir parçası yapıp dondururlar. Sen kimsenin hikayesinde bir süs, bir "yıldız" olma. Kendi toprağında, kendi asmanı kendin dik ve tanrıların sunduğu o sahte ışıltılara kanma. Gerçek, o yükseklerde değil; toprağın kokusunda ve sorgulayan zihnindedir.
Şimdi git ve gökyüzüne bakarken, sadece parlayanları değil, o parıltının arkasında sessizliğe gömülmüş olanları da hatırla.