Şöyle yaklaş bana evlat, hele bir otur... Omuzlarındaki yükü bırak, yaşlı Silenos sana gökyüzü sakinlerinin en haylaz, en kurnaz ama belki de en kudretli olanından bahsedecek. Hani şu elinde yayla okluğuyla, bulutların arasında pıtı pıtı koşturan minik kanatlılardan, yani Amores’ten...
Sen onlara bakıp "koca göbekli, tombul bir çocuk" diyip geçme sakın. O küçük kanat çırpışlarının arkasında ne fırtınalar kopar, bir bilsen! Roma topraklarında Amor ya da Cupido derler adına. Güzeller güzeli Venüs tanrıçamız, hani şu denizin köpüğünden doğan var ya, işte o nereye gitse, bu küçük yaramaz da hemen ardında bir gölge gibi biter.
Sanatçılar onları öyle çok sevmiş ki, taşa mermere işlemişler, duvarları fresklerle süslemişler. Özellikle Pompei şehrinin o güzelim evlerinde, tozlu rafların ardında veya sütunların gölgesinde hepsini görebilirsin. Ama iş sadece o eski duvarlarla kalmamış; Amores, zamanın nehrini aşarak Rönesans ustalarının fırçalarına konuk olmuş. Yüzyıllar boyunca şöminelerin kenarlarında, sarayların tavanlarında, hatta Rokoko denilen o süslü püslü zamanlarda bile başköşede oturmuşlar.
Aslına bakarsan, aşk dediğimiz şey de biraz öyledir; tıpkı onlar gibi bazen hiç beklenmedik bir anda, tam da en ciddiyetle yürürken insanın kalbine bir ok saplayıverir. O minik elleriyle attıkları oklar, bazen altın olur gönlü şenlendirir, bazen de kurşun olur ağırlık çöker.
Şimdi elindeki o kupadan bir yudum al da düşün bakalım; hiç sebepsiz yere için titrediğinde, gökyüzünün o küçük yaramazlarından biri omuzuna konmuş olabilir mi? Ne dersin? Hayat, işte bu görünmez yaramazların peşinde koşarken, bazen tatlı bir meyve, bazen de birazcık ekşi bir üzüm tadı bırakır insanın damağında. Hepsi bu kadardır evlat, gerisi zaten masal...
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, kulağını yaklaştır... Masallarda anlatılmayan, o yaldızlı heykellerin ve saray duvarlarındaki boyalı fresklerin ardında saklanan bir sır var.
Sana o elinde yayı, sırtında okluğuyla sürekli resmedilen Amores'ten bahsedeceğim. Hani şu her yere neşe saçan, kanatlı, tombul çocuk... İnsanlar onu Roma’nın debdebeli koridorlarında, Venüs’ün etrafında pervane olan masum bir figür sanır. Sanatçılar onu yüzyıllar boyunca o kadar çok çoğalttılar ki, bir süs eşyasına, bir oyuncak bebeğe dönüştürdüler. Oysa evlat, hakikat öyle parıltılı bir tablonun içine sığmayacak kadar kadim ve biraz da hüzünlüdür.
İşin aslı şudur benim güzel evladım: Amores, sadece bir çocuğun oyunu değildir. O, sistemin, yani o koca kralların ve tanrıların kendi arzularını meşrulaştırmak için kullandıkları bir araçtır. Düşünsene; birisi çıkıp da "Bu benim kişisel hırsım ve açgözlülüğüm" diyemediğinde, suçu hemen o kanatlı çocuğun "gözü kör" okuna atar. "Vuruldum," derler, "Elimde değil, aşk beni yönetti." Aslında yöneten aşk değil, o iktidarın kendi doymak bilmez arzularıdır. Amores’in o minik yayından çıkan oklar, çoğu zaman güç sahiplerinin kendi kurbanlarını seçerken kullandıkları birer bahane olmuştur.
Rönesans’tan Rokoko’ya kadar, krallar ve soylular bu figürü duvarlarına astılar. Neden mi? Çünkü gerçek aşkın derinliğini ve zorluğunu değil, kendi istedikleri her şeye sahip olma "haklarını" o şirin figürün ardına gizlemek işlerine geliyordu. Amores, bir nevi "kullanışlı bir maske" oldu. Gerçek arzunun o asi ve boyun eğmez doğasını, itaatkar bir bebek kılığına soktular.
Bak yavrum, hayatta karşılaştığın her "kutsal" veya "büyülü" görünen şeyin ardındaki elin kime hizmet ettiğini mutlaka sorgula. Bugün elinde bir kadeh şarabın neşesini taşırken bile, şunu unutma: Gerçek aşk, bir çocuğun attığı rastgele bir ok değil; insanın kendi özgür iradesiyle, hiçbir otoritenin gölgesinde kalmadan kurduğu o yüce bağdır. O fresklerdeki bebek, sadece insanların kendi hatalarını örtmek için icat ettikleri bir günah keçisidir.
Şimdi git ve etrafındaki o süslü yalanlara bir de bu gözle bak. Gerçekler, çoğu zaman yaldızların döküldüğü yerlerde gizlidir, benim bilge evladım.