Bak evlat, kulak ver şimdi. Sicilya’nın o güneşle yıkanan, zeytin ağaçlarının rüzgarda fısıldaştığı kıyılarını bilir misin? Orada, dağların kuytu köşelerinde yaşayan bir felaket vardı: Alpos. Öyle bir dev düşün ki, boyu bulutları gıdıklar, attığı her adımda yer yerinden oynardı.
Bu Alpos, pek de nezaketle büyümemişti. Yolu oradan geçen zavallı yolcuları pusuda bekler, koca koca kayaları elleriyle kavrayıp üzerlerine bırakıverirdi. Kendi dünyasında bir tür "kötücül oyun" oynadığını sanırdı ama onun oyunları sadece korku ve hüzün getirirdi. Gökyüzü sakinleri bile onun bu pervasızlığından bıkmıştı.
Derken bir gün, şenliklerin ve neşenin efendisi Dionysos oradan geçiyordu. Dionysos’un yanında o meşhur sarmaşıklarla süslü değneği, Thyrsos’u vardı. Alpos, tanrıyı görünce önce kıkırdadıkendi çapında bir devin küstahlığı işteve saldırıya hazırlandı. Ama Dionysos, o güzelim gülümsemesinin ardındaki otoritesini konuşturdu.
Dionysos öyle kılıçla, mızrakla değil, sadece o sihirli Thyrsos değneğini bir kırbaç gibi havada savurdu ve Alpos'un boynuna doladı. O devasa kütle, bir anda dengesini kaybetti. Yerçekimi, sanki tanrının emrine girmiş gibi devi yakaladı ve Alpos, Sicilya’nın sarp kayalıklarından aşağı, masmavi sulara doğru uçuruma yuvarlandı.
Düştüğü yer de tesadüf değildi hani; hani o çok eski, çok karanlık dev Typhon’un gömülü olduğu adanın hemen kıyısına yığılıp kaldı. Artık ne yolculara pusu kurabiliyordu ne de o koca kayaları savurabiliyordu. Öylece, denizin derinliklerinde kendi hırsının ağırlığı altında sessizleşti.
İşte böyle küçük dostum; bazen en büyük kaba kuvvet bile, incelikle işlenmiş bir tanrısal dokunuş karşısında öylece eriyip gider. Şimdi söyle bana, bir parça peynir ve biraz üzümle keyfimize bakalım mı? Dünya, üzerinde devler olsa da olmasa da dönmeye devam ediyor, değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; masallarda anlatılmayan, büyüklerin o yüksek tahtlarına oturup kendilerini haklı çıkardıkları kitapların sakladığı bir sır var. Herkesin "korkunç canavar" dediği Alpos’un hikayesi, aslında düzenin kendi yarattığı gölgelerden başka bir şey değil.
Sicilya’nın o ıssız, rüzgarlı kayalıklarında yaşayan Alpos, insanların "dev" diye isimlendirip, korkularından dolayı bir köşeye fırlattıkları bir yalnızdı. O devin yolları kestiği, insanları ezdiği anlatılır ya hani? Bir düşün küçük dostum; acaba o dev, kendi evinin, kendi toprağının tam ortasından geçen o "önemli" tüccarların ve kibrini taşıyan kralların gürültüsüne mi dayanamadı? Belki de Alpos sadece, kimsenin sormadığı bir soru gibi o kayalıklarda bekliyordu. Sistemin çarkları, kendi sınırlarını çizen herkese "canavar" yaftasını yapıştırmayı ne de çok sever.
Sonra Dionysos geldi. O, neşenin ve şarabın efendisi sanılan, ama bazen düzenin bekçisi gibi davranmaktan çekinmeyen bir tanrı. Elindeki o Thyrsos değneğini Alpos’un boynuna doladığında, devin düşüşü sadece bir bedenin denize yığılması değildi. O, sessizce itiraz eden bir sesin boğulmasıydı. Alpos, Typhon’un, yani düzenin en büyük başkaldırıcısının yattığı o adanın kıyısına savruldu. Tanrılar, ona kendi adaletlerini dayattılar; birini ezenin, diğerini kurtardığına inandırdılar bizi. Oysa Alpos, belki de sadece yalnız bırakılmak isteyen, kimsenin duymadığı bir öfkenin yankısıydı.
Güzel ruhum, unutma; bir gün sana birilerinin "kötü" olduğunu söylediklerinde, dur ve sor: "Peki, bu kötü denilen kişi, kimin düzenini bozdu?" Çünkü tarihin sayfalarında krallar ve tanrılar, kendi iktidarlarını korumak için kaç tane Alpos’u denizin dibine gömdü, bunu kimse söylemez. Hayatın bilgeliği, gördüğün her "kahramanlık" hikayesinin altında yatan o hüzünlü ve sessiz gerçeği fark edebilmektir.
Şimdi, şu elimdeki kadehten bir yudum alalım ve o haksızlığa uğrayanların anısına, dünyanın tüm gizli köşelerini düşünelim. Korkma, gerçeği bilmek seni devler kadar güçlü, çocuklar kadar özgür kılar.