Bir varmış, bir yokmuş... Dünyanın henüz yeni yeni şekillendiği, nehirlerin sadece su değil, aynı zamanda koca birer hafıza olduğu zamanlarmış. Gelin, size Alpheios’un hikayesini anlatayım; hani şu Peloponez topraklarını bir dantel gibi süsleyen, Elis ile Arkadya arasında kıvrıla kıvrıla akan o meşhur nehir tanrısının.
Bilirsiniz, tüm nehirler gibi o da koca Okeanos ile Tethys’in oğlu sayılır. Yani anlayacağınız, kökeni oldukça asil, damarlarında akan su ise dünyanın en eski hikayelerini taşır. Ama gelin görün ki, bu Alpheios pek bir yaramaz, pek bir haylazmış. Öyle yerinde duran, uslu uslu akan nehirlerden değilmiş anlayacağınız.
Bir gün, bizimki Artemis’i ve onun cıvıl cıvıl nympha’larını, yani o su perilerini görmüş. Gökyüzü sakinlerinin bile hayranlıkla izlediği o şenlikte, bizimki sanki bir delikanlıymış gibi kalbi pır pır etmiş. O ırmak ağzındaki neşeli kahkahaları duyunca, "Durayım da şunlara biraz katılayım," demiş. Ama nympha’lar bu işten pek hoşnut kalmamışlar. Kendi aralarında fısıldaşıp, "Bu adam yine başımıza dert olacak," demişler ve hemen yüzlerine çamur sürüp kendilerini tanınmaz hale getirivermişler. Alpheios etrafına bakmış, "Nerede bunlar?" diye şaşkınlıkla suyun üzerinde dönüp durmuş. Periler de uzaktan kıs kıs gülmüşler; çünkü koca bir nehir tanrısını kandırmak, periler için en büyük eğlenceymiş.
Ama asıl hikaye, Alpheios’un yüreğini asıl yakan Arethusa ile olanıdır. Arethusa, öyle güzel bir su perisiymiş ki, sanki güneş ışığı onun teninde hapsolmuş gibiymiş. Alpheios ona öyle bir tutulmuş ki, gözü hiçbir şeyi görmez olmuş. Arethusa kaçmış, Alpheios kovalamış. Kız, Sicilya’nın kıyılarına kadar ulaşmış, ama bizimki inat etmiş. Yerin altına girmiş, denizlerin altından geçitler açmış, sırf o sevdiği perinin yanına ulaşabilmek için.
Düşünsenize, bir nehir tanrısı, sevdiği için koskoca denizleri aşıp başka bir toprağa, ta Sicilya’ya kadar yol buluyor. Tabii, şarabın verdiği o hafif baş dönmesiyle anlatılmayacak kadar büyük bir sevda bu. Bugün bile insanlar, nehrin sularının bazen o derinlerde nasıl olup da karıştığını konuşurlar.
Şimdi söyleyin bakalım, bir nehrin bu kadar tutkulu olması sizce de biraz tuhaf değil mi? Ama ne yaparsın, tanrıların dünyası böyle işte; bazen bir damla su, bazen de koca bir okyanus kadar derin arzularla dolar. Hadi bakalım, çenenizi yormayın, bir yudum su için ve dinlenin. Alpheios’un suları hala akıyor, kim bilir, belki de bir gün başka bir maceraya doğru yol alıyordur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar ırmakları sadece suyun akışı sanır, ancak ırmaklar aslında yeryüzünün damarlarında dolaşan, bazen hırslı bazen de dizginlenemez arzuların izleridir. Bugün sana Alpheios'u anlatacağım, ama kitapların "büyük bir ırmak" dediği o figürün ardındaki huzursuz gölgeyi görmeni istiyorum.
Alpheios, o suların efendisi, Okeanos’un kanından doğmuş olsa da, kendine ait olmayan bir şeyi sahiplenme hırsıyla kavruluyordu. Güçlüydü, akıyordu ve önündeki her engeli aşabileceğine inanıyordu; tıpkı senin dünyandaki o büyük adamların, sınır tanımayan arzularıyla başkalarının alanını işgal etmeleri gibi.
Bir gün Artemis ve onun özgür ruhlu nympha’ları, kıyıda sadece kendilerine ait, neşeli ve huzurlu bir an yaşarken; Alpheios kendi otoritesini onların üzerine bir gölge gibi sermek istedi. Oysa özgürlük, bir başkasının "istiyorum" demesiyle çalınabilecek bir oyuncak değildir. Artemis’in yoldaşları, o erkeğin bencilce yaklaşımını görünce, kendilerini çamurla maskelediler. Bunu bir kaçış olarak görme evlat; bu, sistemin dayattığı "güzellik" veya "itaat" kalıplarından sıyrılıp, varlıklarını o istilacı gözlerden saklama biçimleriydi. Çamur, onların onuruydu.
Sonra o meşhur Arethusa meselesi gelir... Herkes onu "aşkın peşinden giden" bir tutku hikayesi sanır. Oysa ben o suların kıyısında yaşlanmış bir bilge olarak şunu söyleyeyim: Takip edilmek, aşık olunmak değildir. Arethusa, Sicilya’ya kadar kaçtı. Bir ırmağın, bir başkasını kendi akışına zorla dahil etme çabası, en derin hüzünlerden biridir. O bir aşk hikayesi değil, bir özgürlük arayışıdır. İnsanlar, güçlü olanın zayıfı kovalamasını "destansı" bulmayı severler; ancak bu, sadece bir sınır ihlalidir.
Güç, bazen o ırmak gibi coşkulu görünür ama aslında sadece kendi rotasını dayatmaktan ibarettir. Kadehimi, başkalarının sınırlarına saygı duymayı öğrenen o nadir ruhlara kaldırıyorum; çünkü gerçek bilgelik, su gibi akmakta değil, başkasının toprağını işgal etmeden kendi mecrasında var olabilmektedir.
Unutma güzel evladım, birileri sana "bu onun doğası" derse, unutma ki doğa; başkasına zarar vermeyi değil, dengeyi korumayı emreder. Irmağın akışı bile bir gün durulur, ama adaletsizliğin izi hep o kıyıda kalır.