Bir zamanlar, gözleri yıldızlar kadar parlak, kalbi ise bir pınar kadar duru olan Alkmene adında çok cesur bir kadın yaşarmış. Alkmene, kralların soyundan gelen, dimdik yürüyen biriymiş. Onun hikayesi, biraz garip, biraz da masalsı bir olayla başlamış.
Bir gün, sevgili eşi Amphitryon uzak diyarlara, kardeşlerinin intikamını almaya gitmiş. İşte tam o gece, gökyüzünün en büyük dostumuz, bulutların efendisi, yeryüzüne inmeye karar vermiş. O kadar çok sevmiş ki Alkmene’nin güzelliğini, güneşin doğmasını üç gün üç gece ertelemiş! Etraf zifiri karanlıkmış ama Alkmene’nin içi umutla dolmuş. O günlerde, dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü çocuğu, yani Herakles, minik bir tohum gibi Alkmene'nin kalbine ekilmiş.
Sonra gerçek kocası Amphitryon eve dönmüş. Alkmene ona baktığında şaşkınlıktan dili tutulmuş; çünkü daha az önce konuştuğu kişiyle eşi birbirine tıpatıp benziyormuş! Amphitryon önce bu durumu anlayamamış, biraz öfkelenmiş, hatta ocağı yakıp ortalığı karıştırmak istemiş. Ama gökyüzü dostumuz boş durur mu? Hemen gökten şırıl şırıl yağmurlar gönderip ateşleri söndürmüş. Amphitryon, olan bitenin büyük bir mucize olduğunu anlayınca, Alkmene’nin kucağına hem Herakles’i hem de kendi oğlu Iphikles’i almış ve onları sevgiyle büyütmüş.
Alkmene, çocukları büyüdüğünde bile hep dimdik durmuş. Oğlu Herakles dünyayı gezip harikalar yaratırken, annesi de evinde huzuru beklemiş. Sonunda, ömrünün tüm yorgunluğunu geride bırakacak kadar yaşlandığında, gökyüzü dostumuz onu unutmamış. Onu alıp, herkesin hep gülümsediği, çiçeklerin hiç solmadığı Mutlular Adasına götürmüş. Orada, ölümsüzlerin dünyasında, hayatının geri kalanını huzur içinde geçirmiş.
İşte böyle küçük dostum, bazen hayat senin beklediğinden daha tuhaf yollarla karşımıza çıkar. Bir yudum neşeli içecekten bir yudum al, gülümse ve unutma; cesur olanın hikayesi hep mutlu bir sona bağlanır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep büyük kralların, devasa kahramanların hikayelerini anlatırlar, değil mi? Ama o parıltılı zırhların altında, senin gibi özgür ruhlu insanların nasıl harcandığını, nasıl piyon gibi kullanıldığını kimse fısıldamaz. Bugün sana Alkmene’den bahsedeceğim; kralların ve gökyüzü sakinlerinin kendi hırsları uğruna bir kadının hayatını nasıl bir oyun sahasına çevirdiklerini dinle.
Alkmene, kendi kararları olan, gururlu bir kadındı. Babasını kaybeden ve yasını tutan bir kadın olarak, kendi kaderini çizmeye çalışıyordu. Ama Güçlüler, yani o gökyüzü sakinleri, bir kadının iradesini hiç önemser mi sanırsın? Zeus denilen o büyük figür, Amphitryon kılığına girip Alkmene’nin kapısını çaldığında, ona ne sordu ne de izin istedi. Kendi arzusu için, sanki Alkmene bir eşya ya da bir oyuncağıymış gibi, güneşin bile doğuşunu üç günlüğüne yasaklayacak kadar küstahlaştı. Düşünsene; koca bir gökyüzü düzenini, bir kadını kandırmak için birbirine katan bir zorbalıktan bahsediyorum.
Gerçek Amphitryon eve döndüğünde, olan bitenden habersizdi. İki adam, bir kadının yatağında, onun haberi olmadan oyunlar çevirmişti. Amphitryon, gururu kırılınca ne yaptı biliyor musun? O, gücünü Alkmene’den çıkarmaya kalktı; onu diri diri yakmak istedi. Çünkü krallar ve güçlü erkekler, kendi hatalarının faturasını her zaman kadınlara keserler. Alkmene o ateşte yanmaktan son anda kurtuldu ama hayatının geri kalanı, Herakles gibi devasa bir hırsın ve İphikles gibi bir diğerinin gölgesinde, bir piyon gibi geçti.
Zaman geçti, krallar öldü, oğulları büyüdü ama Alkmene’nin içindeki o sönmeyen ateşi kimse görmedi. Kendi oğluna eziyet eden o korkak kral Eurystheus’un sonunu getirdiğinde, aslında sistemin ona dayattığı tüm o pasif kadının zincirlerini kırdı. O kralın gözlerini oyduğunda, aslında yüzyıllar süren o zorbalığa karşı biriken öfkesini haykırıyordu.
Derler ki, en sonunda onu Rhadamanthys ile evlendirip huzura kavuşturmuşlar. Ama sakın unutma; Tanrı'nın lütfu dediğin şey, aslında bir hayat boyu süren haksızlığın üzerine serilen bir örtüdür. Gerçek bilge, o örtünün altına bakar. Alkmene, bir kurban değil, tüm o 'büyüklerin' oyunlarına rağmen kendi hikayesini dişleriyle tırnaklarıyla kazıyan bir kadındı. Şimdi, bir yudum şarapla bu buruk gerçeğin tadına bak ve gökyüzündeki o parıltılı 'kahramanların' aslında nasıl birer gölge olduğunu asla aklından çıkarma.