Bak evlat, şöyle bir yanaş bakalım... Ateşin çıtırtısı dizlerimi ısıtırken, sana zamanın tozlu sayfalarından, unutulmaya yüz tutmuş bir kadından bahsedeyim. Adı Alkidike.
Alkidike denince, öyle hemen devlerin savaştığı ya da gökyüzü sakinlerinin yıldırımlar fırlattığı o gürültülü hikayeleri bekleme. O, toprakla bağı olan, soylu ve vakar sahibi bir kadındı. Salmoneus’un eşiydi hani; şu hani kendini Zeus sanıp gök gürültüsünü taklit etmeye çalışan o cüretkar kralın... İşte, o gösterişli ve biraz da çılgın kralın sarayında, zarafeti ve aklıyla dengeyi tutan kişiydi Alkidike.
Ama asıl kıymetli olan, onun bugün bize bıraktığı miras. Bugün bildiğimiz o meşhur kahramanlar, hani şu yedi denizi aşan İason ve onun babası Aison var ya? İşte onların damarlarında akan o yiğit kanın kaynağında, bu hanımefendinin izleri var. Bir çınar ağacını düşün; köklerini görmezsin ama ağacı ayakta tutan odur. Alkidike de işte tam olarak o, kadim bir soy ağacının sağlam, gizli ve asil köküydü.
Hayat, bazen en büyük kahramanlıkları sessizce bir düğümü çözer gibi dokuyanlara borçludur. Alkidike ismi bugün çok anılmasa da, Argos’un bereketli topraklarında hüküm sürerken, kaderin ağlarını öyle bir örmüştü ki, ondan asırlar sonra gelecek olan kralların ve maceracıların yolunu açmıştı.
Hadi şimdi içinden bir yudum al bakalım, boğazın biraz yumuşasın. Tarih bazen sadece kılıç sallayanları yazmaz evlat; bazen de o kılıcı tutacak olan ellerin, o soylu kanın nereden geldiğini fısıldar biz yaşlılara. Alkidike, unutulmuş bir efsanenin en zarif halkasıydı; tıpkı bir şarabın tortusunda saklı kalan o derin aroma gibi... Kimse fark etmez ama tadını veren de odur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o şaşaalı saray duvarlarının arkasında, tozlu arşivlerin derinliklerinde gizlenen bir gerçek var. Herkes kralların kılıçlarını ve krallıklarını konuşur ama o kılıçların gölgesinde ezilenlerin sessiz çığlıklarını kimse duymaz. Bugün sana Alkidike’den bahsedeceğim; tarih kitaplarının sadece bir isim, bir soy ağacı halkası olarak geçtiği o kadından.
Alkidike…
O, Salmoneus gibi kibri göğe yükselmiş bir adamın sarayında yaşadı. Salmoneus kim mi? Kendini Zeus sanıp gök gürültüsünü taklit etmek için tunçtan arabalar süren, oysa sadece kendi küçük krallığının esiri olan bir zavallı. Alkidike ise o devasa ego yapısının içinde, sadece bir 'eş' ya da 'soyun devamını sağlayan bir araç' olarak konumlandırıldı.
Evlat, bazen tarih seni bir isimle kısıtlar, sanki varoluşun sadece bir doğuma hizmet etmekten ibaretmiş gibi davranır. Alkidike, Aison ve İason gibi büyük kahramanların kökenindeki o sessiz ırmaktı. Ancak sistem, o ırmağın akışını değil, sadece yatağının kime ait olduğunu kaydetti. O, sarayın altın kafesinde kendi içindeki fırtınayı bastırmak zorunda kalan bir nefesti.
Şunu unutma güzel çocuğum; krallar saraylar inşa eder, tarihçiler o sarayların süslerini över, ama o sarayın temelindeki taşlar hep Alkidike gibi insanların sessizliğiyle döşenmiştir. Salmoneus’un o tuhaf, şımarık ve tehlikeli güç oyunları içinde, Alkidike kendi gerçekliğini koruyabildi mi? Belki de evet. Belki de o, tüm o gürültü patırtının arasında, bir kadeh şarabın bilgeliğiyle, kibrin eninde sonunda kendi kendini yok edeceğini gören tek kişiydi.
Eğer bir gün sana birinin sadece "şunun eşi" ya da "bunun atası" olduğu söylenirse, dur ve sor: "Peki o, kendi hikayesinde neyi fısıldıyordu?"
Çünkü gerçek, kralların tahtlarında değil, sessiz bırakılanların gözlerinde saklıdır. Şimdi git ve o sessizliğin sesini duymayı öğren. Çünkü dünyayı değiştirenler, kılıç sallayanlar değil, o kılıcın gölgesinde kendi özgürlüğünü saklamayı başaranlardır.