Ah, gelin bakalım ufaklıklar! Şöyle, üzüm bağının gölgesindeki şu taşın üzerine ilişin. Dizlerim biraz tutuk ama anlatacak hikayem çok. Bugün size adından çokça bahsedilen ama kökenini pek kimsenin bilmediği o koca yürekli kahramandan, Alkides’ten bahsedeceğim.
Çoğunuz onu “Herakles” ismiyle, o meşhur aslan postuyla, önüne çıkan her engeli deviren heybetiyle tanırsınız, değil mi? Hani şu gökyüzü sakinlerinin bile bazen çekindiği, ölümlülerin ise ağzı açık izlediği o dev adam. Ama durun bakalım; o meşhur unvanına kavuşmadan önce, annesi ve babası ona başka bir isim fısıldamıştı kulağına: Alkides.
İsimlerin bir kaderi vardır derler, bilirim. "Alkides" ismi, "Alkaios’un soyundan gelen" ya da "güçlü olan" anlamına gelir. Hani o dedesi Alkaios vardı ya, işte bu koca bebek, daha beşikteyken bile avuçlarının içindeki gücü keşfetmişti. Kaderi onu büyük sınavlara, uykusuz gecelere ve bitmek bilmeyen yolculuklara sürüklemeden önce, o sadece annesinin kucağında, belki de bizler gibi şen şakrak gülümseyen bir çocuktu.
Düşünün bir kez; koca dünyaya meydan okuyacak, Nemea Aslanı’nın postunu sırtına geçirecek o kahraman, bir zamanlar ismi Alkides olan, minik adımlarla emekleyen bir çocuktu. İnsanlar ona "Herakles" deyip o büyük şanını yücelttiklerinde, aslında içindeki o ilk çocuğun, yani Alkides’in hatırasına selam çakarlar.
Tanrıça Hera’nın öfkesiyle yollara düşmeden, o koca sopasını eline almadan evvel; o, sadece bir ismin taşıyıcısıydı. Ama bazen bir isim, bir çocuğun omuzlarına bütün dünyanın yükünü bindirmeye yeter de artar bile. Şimdi o ismin ardında yatan gücü, sadece kaslarında değil, o büyük kalbinin en derin köşesinde taşıdığı cesarette arayın.
Hadi bakalım, şimdi gidip biraz koşturun. Ama unutmayın; her koca kahraman, bir zamanlar sizin gibi küçüktü ve dünyayı değiştirecek güç, bazen en beklenmedik isimlerin altında gizliydi. Bir dahaki sefere aslan postlu adamı duyduğunuzda, "Merhaba Alkides" diye fısıldayın ona, bakalım sizi duyacak mı?
Bak güzel yavrum, şarabın tortusunda saklı, kitapların tozlu sayfalarında ise kasten unutulmuş bir fısıltı var; kulaklarını aç ki duyasın.
Herkes ona Herakles der, o "kahraman" maskesini yüzüne geçirenlerin dilinde yüceltilen bir isimdir. Ama asıl köklerini, henüz o ağır sorumluluklar omuzlarına yüklenmeden önceki adını biliyor musun? Alkides... Bir dedenin torununa fısıldayacağı kadar mahrem, bir kralın emir kipiyle kirletemeyeceği kadar saf bir ad.
Dinle beni gönlü güzel evladım, Alkides, masallarda anlatıldığı gibi sadece devleri yenen veya aslan postu kuşanıp kaslarını sergileyen bir "güç makinesi" değildi. O, büyüklerin hırs sofrasında bir piyondu. Hera'nın öfkesiyle değil, aslında kralların ve tanrıların oyun kurma tutkusuyla örülmüş bir ağın içine doğmuştu. O 12 görev dediğimiz şeyler, bir kahramanın zaferi mi sanıyorsun? Hayır, o, bir insanın kendi doğasından koparılıp bir başkasının düzenine nasıl hapsedildiğinin hazin bir hikayesidir.
Alkides, başkalarının yarattığı o kaotik dünyayı düzeltmeye çalışırken kendi içindeki huzuru kaybetti. Güç, onu özgürleştirmek yerine bir zincire dönüştü. İnsanlar, onun o heybetli gölgesinde güvenli hissettiler ama kimse sormadı; o devasa kollar, omuzlarındaki dünyanın ağırlığı altında neden titriyordu? Çünkü o, sistemin "düzeltici" olarak kullandığı ama sonuçta kendi şiddetinin kurbanı olan bir figürdü.
Hey gidi benim bilge ruhlu yavrum, bugün "Herakles" diyerek alkışladığınız o kudretli figürün altında, aslında kendi kaderini eline alamamış Alkides’in kırgın bakışlarını görürsen, işte o zaman gerçeğe dokunmuşsun demektir. Güç sahipleri, Alkides gibi güçlü olanları severler, çünkü onların adına kirli işleri yaptırıp, sonra da isimlerini unutturacak kadar büyük sahtelikler inşa ederler.
Unutma; gerçek bir kahraman dünyayı dize getiren değil, dünyayı diz çöktüren o düzene "hayır" diyebilen kişidir. Alkides bunu hiç yapamadı, çünkü o, sistemin altın kafesindeki en parlak ama en kederli kuştu.
İşte böyle küçük dostum, bir yudum neşe paylaştıktan sonra geriye kalan, sadece insanın kendi hırsına nasıl esir düştüğünün o bitmek bilmeyen yankısıdır.