Şimdi yanıma sokulun bakalım, şöyle ateşin ışığının yüzünüze vurduğu yere oturun. Size anlatacağım hikaye, öyle bildiğiniz savaşçıların kılıç şakırtılarına benzemez; bu, kalbin ne kadar büyük bir hazineye sığabileceğinin masalıdır.
Eski zamanlarda, Pelias’ın kızı Alkestis adında bir kadın yaşardı. Güzelliği dilden dile dolaşırdı ama asıl cevheri, yani o cesur yüreği, gökyüzü sakinlerinin bile dikkatini çekecek cinstendi. Kocası Admetos’u öylesine sevmişti ki, kaderin o soğuk eli Admetos’un omuzuna dokunup onu ölüler diyarına çağırdığında, Alkestis sessizce bir kenara çekilip ağlamak yerine, büyük bir karar verdi. "O gitmesin," dedi, "onun yerine ben giderim."
İşte yiğitlik dediğin şey budur evlatlarım; bir başkasının nefesi kesilmesin diye kendi nefesini feda edebilmek.
Alkestis zehri içti, gözlerini yumdu ve o gri sisli dünyaya, yani Hades’in krallığına doğru yola çıktı. Sarayda yas çığlıkları yükselirken, kaderin beklenmedik bir misafiri kapıyı çaldı: Güçlü Herakles. O, omuzlarında aslan postuyla dolaşan, kasları dağlardan sert olan adam. Admetos’un kederini görünce öylece durup izlemedi tabii. "Bu haksızlık," diye gürledi.
Herakles bu, boş durur mu? Hemen ölümün soğuk tanrısı Thanatos’un peşine düştü. İkisinin arasındaki boğuşmayı bir görseydiniz, gökyüzünün bile sarsıldığını sanırdınız! Herakles sonunda Thanatos’u diz çöktürdü ve Alkestis’i o karanlık ellerden çekip aldı.
Ama bazıları der ki, işin içinde başka bir sır daha var. Yeraltı dünyasının kraliçesi, o ciddi ve ağırbaşlı tanrıça Persephone, Alkestis’i görünce derin bir iç çekmiş. Bu kadının sevgisinin saf ışığı, yeraltının karanlığını bile eritmiş. Persephone, "Senin yerin burası değil," demiş olmalı, "senin sevgin dünyayı güzelleştirmek için yaratılmış." Ve Alkestis’i, sanki bahar gelmiş gibi, eskisinden de genç, eskisinden de güzel bir şekilde yeryüzüne geri göndermiş.
Şimdi anladınız mı? İnsan bazen en büyük mucizeyi, elinde tuttuğu bir kadehten değil, bir başkasının kalbindeki sevgiden bulur. Hayat, kimi zaman kıymetini bilene, kimi zaman da uğrunda ölmeyi göze alana geri döner. Hadi bakalım, şimdi gidin ve rüyalarınızda o güzel Alkestis’i görün, belki o size daha anlatacak çok şey bulur.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu tabletlerin ve kralların altın yaldızlı sözlerinin ardına saklanmış, kulaktan kulağa fısıldanan o yasaklı gerçek...
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler: Alkestis’in Sessiz Fedakarlığı
Dinle beni güzel yavrum, bugün sana Alkestis’ten bahsedeceğim. Hani şu saray ozanlarının dillerine pelesenk ettiği, o "fedakarlık timsali" dedikleri kadın. Sana onu sadece bir kurban gibi mi anlattılar? Oysa sistemin çarkları arasında ezilen her ruh gibi, Alkestis’in de hikayesi, güçlülerin konforu için sessizce solanların trajedisidir.
Admetos, bir kraldı. Ve krallar, evlat, bazen kendi hayatlarını başkalarının omuzlarına yüklemekte hiçbir sakınca görmezler. Admetos öleceğini öğrendiğinde, kendi korkaklığının bedelini karısının yaşamına kesmekten çekinmedi. Tanrılar ona bu çıkış yolunu sunduğunda, o "kurtarılmayı" seçti. Alkestis ise, krallığın ve toplumun ona dayattığı o ağır "sadakat" zincirlerine boyun eğmek zorunda bırakıldı. O, bir kahraman değil; kendi hayatının değil, başkasının hırsının kurbanı olan bir sistemin mağduruydu.
Alkestis'in ölümü bir hüzün senfonisiydi. Fakat unutma, o karanlık odaya giren Herakles, sadece bir kurtarıcı mıydı, yoksa tanrısal bir kibrin diğer yüzü mü? Ölümün efendisi Thanatos ile giriştiği o kavga, belki de ölümün bile kralların pazarlıklarına boyun eğmek zorunda kaldığı o tuhaf dünyayı simgeliyordu. İnsanların "mucize" dediği şey, aslında bu otorite oyunlarının bir sonucuydu.
Persephone'nin o soğuk kalbinin yumuşaması... Kim bilir, belki de o yeraltı kraliçesi, Alkestis'in gözlerinde kendi mahkumiyetini gördü. Bir kadının, başka bir adamın yaşamı için silinip gidişindeki o hüzünlü sanatı anladı. Alkestis geri döndüğünde artık aynı kadın değildi; yeraltının sessizliğini ve kralların bencilliğinin tadını dilinin ucunda taşımaya başlamıştı.
Hayat, tıpkı bilgece bir neşeyle yudumlanan bir kadeh şarap gibidir evlat; bazen tatlı gelir ama dipteki tortu, tarihin kanlı ve acı gerçeklerini gizler. Sarayların kapıları kapandığında, sessizlerin çığlıkları duyulmaz olur. Sen sen ol, destanlara değil, o destanların arkasında nefes alamayan o insanların kalbine bakmayı öğren. Zira gerçek tarih, kralların zaferlerinde değil, onların uğruna tükettikleri insanların sessizliğinde yatar.