Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şu yaşlı Silenos'un dizinin dibinde dinlenmek gibisi yoktur, değil mi? Biraz tozlanmış, biraz da yaşanmışlık kokan bir hikaye anlatacağım size. Bugün, ismi dillere destan, kargısı gökyüzü sakinlerinin şimşekleri kadar korkutucu olan o meşhur Akhilleus’u konuşacağız.
Öyle bir çocuk düşünün ki, annesi bir deniz tanrıçası, Thetis. Babası ise Peleus adında bir kral. Ama sanmayın ki hayatı masallardaki gibi "gökten üç elma düştü" tadında geçti. Thetis, oğlunu ölümlülerin o kadersiz pençesinden kurtarmak için neler yapmadı ki? Bir gece, zavallı kadın küçük Akhilleus’u ateşin üzerine tutarken Peleus onu yakalayıverdi. "Ne yapıyorsun sen kadın!" diye bağırıp çocuğu kurtardı ama Akhilleus’un o minik topuğu hafifçe yanmıştı bile. Sonra ne mi oldu? O meşhur at adam Kheiron onu aldı, yanına çırak etti. Dağ bayır demeden koşmayı, kargı fırlatmayı, güzel söz söylemeyi, hatta saz çalıp yaralara ilaç sürmeyi ondan öğrendi.
Ama ah o kader! Gökyüzü sakinleri onun için iki yol çizmişti. Ya evinde, huzur içinde, kimsenin adını bile bilmediği uzun bir ömür sürecekti ya da Troya önlerinde herkesin "İşte gerçek yiğit bu!" diyeceği, kısacık ama yıldızlar gibi parlayan bir hayat yaşayacaktı. Akhilleus, her delikanlı gibi o parlak ışığı seçti.
Troya’ya gitmemek için kız kılığına girip Skyros adasında saklandığını duysanız belki gülersiniz. "Pyrrha" adıyla dolaşırdı aralarda. Ama kurnaz Odysseus, satıcı kılığında gidip de bohçasını açınca, içinde pırıl pırıl kılıçları ve kalkanları gören o "kız" birden değişiverdi. Gözlerindeki o savaşçı pırıltısını kimse saklayamazdı tabii.
Akhilleus, kaba kuvvetin sadece gölgesi değildi aslında. O, gerçek bir insan gibiydi; bazen bencil, bazen öfkeli, bazen de bir çocuk kadar hüzünlü. Arkadaşı Patroklos öldüğünde yeri göğü inleten o ağlayışlarını duysaydınız, "Bu mu o yenilmez savaşçı?" derdiniz. Hektor’a olan öfkesiyle ırmağın sularını kana boyadığında bile, düşmanı olan kral Priamos geldiğinde yüreği yumuşayıverdi. Neden mi? Çünkü o ihtiyar adamın gözlerinde kendi babasını, kendi yarasını gördü.
Savaş, kan, kılıç... Bunlar hikayenin görünen kısmıydı evlatlarım. Ama Akhilleus’un asıl hikayesi, kendi kaderini elleriyle çizen ve tanrıların bile bazen gıptayla izlediği o trajik yalnızlığıdır. İnsan olmak zaten başlı başına bir sınav değil midir? Akhilleus hem bir yıldız gibi parladı hem de o ışıkta kendi gölgesinde kayboldu.
Hadi şimdi, şurada biraz soluklanın. Dünya acı çeken ölümlülerle dolu, ama unutmayın; acının olduğu yerde mutlaka bir teselli de saklıdır. Tıpkı o iki düşmanın, Akhilleus ile Priamos’un, birbirlerinin acısına ortak oldukları o sessiz an gibi...
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu insan, kralların ve kahramanların isimlerini altın harflerle taşlara kazır, ama o taşların altındaki çatlakları, yani sistemin öğüttüğü genç bedenleri kimse görmez. Şimdi dizlerimin dibine otur, sana anlatacaklarım ne bir zafer türküsü ne de bir ders kitabı; bunlar sadece tozlu tarihin unutturmaya çalıştığı gerçekler.
Akhilleus... Onu herkes o meşhur destanın en parlak yıldızı sanır. Oysa o, bir tanrıça annenin ve bir kral babanın hırsları arasında sıkışmış, "kader" denen o büyük makinenin çarklarına kurban edilmiş bir çocuktu. Thetis, oğlunu ölümsüzlük ateşiyle yakarken, aslında kendi acılarını ve tanrısal egolarını çocuğun tenine kazıyordu. Bir yanda denizlerin soğuk derinliği, diğer yanda insanların kanlı savaşları. Akhilleus bu iki dünyanın arasında savrulan bir oyuncaktı.
Bak minik yolcum, her şey aslında bir haksızlıkla başladı. Krallar, yani Agamemnon gibi güç zehirlenmesi yaşayanlar, orduları birer piyon gibi sürerken Akhilleus'un o genç omuzlarına dünyanın yükünü yüklediler. Sırf kendi gururları, kendi "onur" dedikleri boş kutuları dolsun diye, masum kızları İphigeneia'yı kurban ettiler, Patroklos gibi dostlukları ateşe attılar. Akhilleus, efendilerinin sömürü çarkına karşı çıkıp "Ben kendi kargımla kazandım" dediğinde, aslında sadece bir kadını değil, kendi iradesini korumaya çalışıyordu. Ama sistem, ona sadece "ölüm makinesi" olmayı layık gördü.
O meşhur Skyros günlerini hatırla; bir kralın sarayında, kız kılığında gizlenirken aslında neyden kaçıyordu biliyor musun? Onu birer savaş aleti gibi kullananlardan. Odysseus gelip o süslü bohçayı açtığında, silahların soğuk metalini eline almasıyla kaderinin mühürlendiğini kimse sana söylemedi. O kılıcı tuttuğu an, bir gencin değil, bir sistemin kurbanının cellatlığı başladı.
Akhilleus'un öfkesini izlemek, bir ormanın yanışını izlemek gibidir; hem dehşet vericidir hem de hüzünlü. O, Hektor'un karşısındaki o vahşi haline bakıp sakın "kahraman" deme. O anlarda o, sadece yaralı ve öfkeli bir çocuktu. Ama sonra, Priamos'un ihtiyar ellerini tuttuğunda, içindeki o taşlaşmış yüreğin nasıl çatladığını gördün mü? İnsan, ancak her şeyini kaybettiğinde yeniden insan olur. O gün, iki düşman değil, iki "insan" birbirine ağladı; çünkü tanrıların dokuduğu o kader, kralların savaşı, insanların kanı... hepsi anlamsızdı.
Biraz şarap dök yere, toprak da nasiplensin, biraz da nese bulalım bu ağır hakikatler içinde. Bak evlat, Akhilleus bize şunu bıraktı: Sen, senin adını tarihe yazacak olanların piyonu değilsin. Kendi vicdanını, kendi dostluklarını ve en önemlisi kendi hayatını, kralların hırslarına feda etme. Gerçek zafer, bir şehri yakmakta değil, en büyük düşmanının gözünde kendi yansımanı, yani "kendini" görebilmektir.
Şimdi uyu ve hatırla; hiçbir kral, senin bir damla gözyaşından daha kıymetli değildir.