Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin başına kıvrılın. Sakalımın arasından bir parça üzüm tanesi düşebilir, kusuruma bakmayın; yaşlılık işte, bazen insan kendi saçını bile unutuyor. Bugün size Girit’in o meşhur saraylarından, dalgaların sesini dinleyen bir prensesin hikayesini anlatayım.
Akakallis... İsmi bile bir çiçek açılışı gibi değil mi? Kral Minos’un kızı, Girit’in güneşinde büyümüş, deniz kokusunu içine çeken bir prenses. Bir gün, güneşin altın sarısı saçlı efendisi Apollon, gökyüzü sakinlerinin o bitmek bilmeyen merakıyla yeryüzünde dolanırken Akakallis’in güzelliğini fark etmiş. Tanrılar böyledir işte; bazen bir ölümlünün gözlerindeki ışıltıya kapılıp her şeyi unutuverirler.
İşte o günlerde, Akakallis’in kalbi ile tanrının ışığı birbirine değmiş. Bu gizli dostluktan, rüzgarların bile fısıldamaya korktuğu bir sır doğmuş: Miletos.
Ancak çocuklar, bilirsiniz, kral kızlarının hayatı bazen bir altın kafes gibidir. Babası Minos’un gazabından korkan Akakallis, yavrusunu korumak için onu derin bir ormana, kurtların ve doğanın şefkatli kollarına bırakmak zorunda kalmış. Kaderin cilvesi ya; küçük Miletos’u bir dişi kurt bulmuş, ona kendi yavrusu gibi bakmış.
Görüyor musunuz hayatı? Bir yanda sarayların görkemi, bir yanda ormanın vahşi ama dürüst kucağı. Akakallis’in oğlu Miletos, sonradan kendi adını taşıyan o görkemli şehri kurduğunda, aslında annesinin içindeki o bitmek bilmeyen merakı ve gücü taşımaya devam ediyordu.
Bazen kadehinizdeki üzüm suyuna baktığınızda dünyanın ne kadar tuhaf ve güzel olduğunu düşünün. Krallar, prensesler, gökyüzü sakinleri ve ormanlar... Hepsi birbirine karışmış bir masalın parçası. Şimdi, uyku vaktiniz gelene kadar anlatacak başka neyimiz kaldı? Belki biraz daha yaşlı bir Silenos hikayesi, ama o da bir başka şafağın konusu olsun. Hadi, gidin biraz koşturun, çocuk dediğin biraz toz toprak içinde olmalı!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını aç, zira kralların saraylarındaki altın parıltısının ardında, o tozlu raflarda unutulmuş bir gölge gizlidir. Bugün sana Girit’in labirentli koridorlarında, büyük kral Minos’un kızlarından biri olan Akakallis’ten bahsedeceğim. Yetişkin evlatlarım, sizler de kulak kabartın; zira güç, her çağda aynı masalı farklı bir dille anlatmayı pek sever.
Akakallis ismi, tarihin tozlu sayfalarında genellikle sadece bir "kral kızı" olarak geçer. Babası Minos, kudretiyle övünen, yasaları kendi hırsına göre büken bir hükümdardı. Oysa Akakallis, babasının satranç tahtasında bir piyon değil, kendi ruhu olan bir kadındı. O, tanrı Apollon’un ışığına kapıldı. Şairler bunu bir lütuf gibi anlatır; ancak gel, gerçeğin çıplaklığına bakalım: Bir prensesin, kendi arzularının ve tanrısal bir ilginin arasında nasıl sıkıştığını düşün.
Akakallis, Miletos’u dünyaya getirdiğinde, sarayın o soğuk, otoriter duvarları arasında bir fırtına koptu. Babasının gururu, kızının hayatından daha ağır bastı. Miletos, o masum çocuk, babasının hırsı ve dedesinin acımasız yasaları arasında bir "istenmeyen" haline geldi. Akakallis, çocuğunu korumak için ormanlara, sessizliğin kollarına bıraktı onu. Çünkü krallar dünyasında, bir kadının seçimi değil, kralın bekası önemlidir.
Dostum, unutma ki; bir çiçeğin ormanda sessizce büyümesi, bir kralın sarayındaki sahte ihtişamdan daha gerçektir. Akakallis, aslında sistemin ona sunduğu o altın kafesi reddedenlerden biriydi. Bilgeliğin biraz buruk, bazen de bir kadeh şarabın içindeki hafif bir neşe gibi olduğunu bilmelisin; gerçek her zaman tatlı değildir, ama zihni özgür kılar.
Şimdi git ve düşün: Tarih kitaplarının "kralın kızı" diye küçümsediği o kadın, aslında kendi hikayesini yazan bir asi olabilir miydi? Otorite, sadece kılıçlarla değil, susturulan kadınların ve gözden çıkarılan çocukların hikayeleriyle ayakta kalır. Ama biz, sislerin arasından gerçekleri görmeye devam edeceğiz. Çünkü gerçek, en büyük başkaldırıdır.