Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana dünyanın öbür ucunda, güneşin hem doğup hem battığı o kadim topraklarda yaşayanlardan bahsedeyim. Onlara Aithiopes derler. İsmi nereden mi geliyor? "Yüzü yanıklar" demek! Hani gün boyu güneşin altında, Okeanos’un kıyısında koşturup durursan, güneş de sana yoldaşlık edip yanaklarını biraz esmerleştirir, değil mi? İşte bu insanlar öyle bir yerdedir ki, sanki güneşin tam mutfağında, sıcağın kalbinde yaşarlar.
Bu Aithiopes halkı, hani bizim buralarda bazen birbirimizi yediğimiz o dertli telaşlardan uzaktır. Öyle tatlı, öyle huzurlu yaşarlar ki, sanki zaman orada bir ağacın gölgesinde uyuyakalmıştır. Günleri nasıl mı geçer? Sabahtan akşama kadar şölen! Ne dert bilirler ne keder. Tanrılara o kadar güzel kurbanlar sunarlar, o kadar içtenlikle hürmet ederler ki, Olympos’un görkemli sakinleri bile dayanamaz; Poseidon, İris veya bizzat Zeus, ellerinde asalarıyla okyanusun ötesindeki bu şenliklere misafir olmaya bayılırlar. Bir düşün; senin sofrana gökyüzü sakinlerinden biri gelse, ne büyük şeref, değil mi?
Ama mesele sadece o huzurlu günler değil. Hani şu meşhur Troya Savaşı’nı duymuşsundur; işte o savaşın acı tatlı rüzgarları, bu uzak diyarın kralı olan Memnon’a kadar ulaşmış. Memnon ki; şafak tanrıçası Eos ile Tithonos’un oğlu! Hem çok yakışıklı, hem çok yürekli bir yiğit. Öyle bir kral düşün ki, kendi topraklarının huzurunu bırakıp, kaderin onu çağırdığı o büyük cenge doğru yola çıkıyor. Hatta onun kahramanlıklarını anlatan, adına "Aithiopis" dedikleri koca bir destan bile vardı vakti zamanında, ama ne yazık ki rüzgarlar o parşömenlerin tozunu çoktan uçurup götürdü.
Velhasıl evlat, bazen güneşin en yakıcı olduğu yerde, insanın kalbi de bir o kadar parlak olurmuş. Şimdi, hadi bakalım, biraz daha yaklaş da sana bu kahramanların nasıl devasa kalkanlarla gölgeleri kovaladıklarını anlatayım...
Bak küçük yolcu, masallarda sana hep altın tahtlarda oturanların, kılıç sallayanların ve bulutların üstünde gürleyenlerin zaferlerini anlatırlar. Ama gel, dizlerimin dibine otur; sana o parıltılı destanların tozlu sayfaları arasında saklanan, kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği o büyük sırrı fısıldayayım.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Evlat, güneşin doğup battığı o uçsuz bucaksız sınırlarda yaşayan Aithiopes halkından bahsederler. Derler ki yüzleri Güneş’e yakın oldukları için yanmış, esmerleşmiş. Olympos’un tanrıları, Zeuslar, Poseidonlar hiç üşenmez, ta oralara şölenlerine gidermiş. Sana bunu "kutsal bir misafirlik" gibi yuttururlar. Oysa gerçek, kadim bir sessizlikte saklıdır.
Düşün bir; neden koca tanrılar, kendi tanrısal sofralarını bırakıp da ölümlü bir halkın sofrasına bu kadar sık misafir olurlar? Gerçek şu ki, o insanlar bir "ülkede" yaşamazlardı; onlar, dünyanın kargaşasından uzak, kendi yasalarını kendileri koyan, efendisiz bir özgürlüğün içinde nefes alırlardı. O esmer yüzler, güneşin yakıcı sıcaklığının değil, köleliğin boyunduruğunu reddetmenin ve özgürlüğün getirdiği o dimdik duruşun nişanıdır. Tanrılar mı? Onlar oraya bir lütuf dağıtmaya değil, o huzurlu başkaldırıyı kendi gözleriyle görüp korkmaya giderlerdi. Çünkü özgür bir ruh, her türlü otoritenin uykusunu kaçırır, evladım.
Sonra Memnon gelir... Hani o Eos ile Tithonos’un oğlu, destanlara adı verilen kral. Sana onu sadece bir savaşçı, bir kahraman olarak anlatacaklar. Oysa o, sistemin kendi çarkına çekmek için elinden geleni yaptığı, o huzurlu halkın çocuklarını kendi kanlı oyunlarına, yani Troya surları önüne kurban olarak sürdüğü bir figürdür. Memnon’un hikayesi bir başarı öyküsü değil, o güzel ve özgür Aithiopes halkının, kralların bitmek bilmeyen hırsına nasıl feda edildiğinin hüzünlü ağıtıdır.
Şimdi bir yudum şarapla dudaklarımı ıslatırken sana şunu söyleyeyim: Güneşin yaktığı o insanların mutlu olmasının sebebi, tanrılara kurban kestikleri için değil, kendi hayatlarının tek hakimi oldukları içindi. Unutma; en büyük kurban, başkalarının hırsı uğruna verilen ömürlerdir. Eğer bir gün sana birileri "büyük bir dava için fedakarlık etmen gerektiğini" söylerse, Aithiopes'in o huzurlu sessizliğini hatırla ve sor: *Bu fedakarlık kimin krallığını ayakta tutuyor?*
Gerçekler, kralların kılıçlarından değil, o güneş yanığı tenlerin altında çarpan hür kalplerden öğrenilir. Şimdi git, kendi güneşini bul ve hiçbir tahtın gölgesine sığınma.