Eski zamanlarda, uzak denizlerin kıyısında, birbirine tıpkı bir çift öküz gibi bağlı olan iki dost varmış. Bu iki dostun adı da Aias imis. Biri minik, öbürü ise kocamanmış! Ama gel gör ki, isimleri aynı olsa da sanki elmanın iki yarısı kadar birbirinden farklılarmış.
Önce minik Aias'tan bahsedeyim. Kendisi Lokris denilen yerden gelmiş. Çok çevik, okları rüzgardan hızlı uçan bir delikanlıymış. Üzerinde kendirden bir zırhı varmış, ufacık tefecik görünse de kargı atmada üstüne kimse yokmuş. Ama birazcık huysuzmuş; bazen arkadaşlarıyla tartışır, ağzından çıkan sözlere dikkat etmezmiş. Hatta bir gün, savaşın ortasında yaptığı bir hatadan dolayı büyük bir fırtınaya tutulmuş. Gökyüzündeki dostlarımızı küstürünce işler biraz sarpa sarmış, hikayesi biraz hüzünlü bitmiş.
Sonra bir de Telamon'un oğlu büyük Aias varmış! O, Akhilleus'un amca oğluymuş. Hani şu gökyüzü kadar iri, omuzları dağ gibi geniş olan Aias! Herkes ona "Akha ordusunun kalesi" dermiş. Elinde yedi kat deriden ve bir kat tunçtan yapılmış öyle ağır bir kalkanı varmış ki, düşmanları ona bir türlü zarar veremezmiş. Savaşın en zor anlarında, herkes yorulup bittiğinde, o aslanlar gibi kükrer, arkadaşlarına güç verirmiş. Öyle cesur, öyle yiğitmiş ki, gökyüzündeki dostlarımız bile onun attığı her adıma hayranlıkla bakarmış.
Ama evlat, hayat her zaman neşe dolu değil. Akhilleus o meşhur savaştan gidince, onun pırıl pırıl silahları kalmış. Herkes "Bu silahlar en büyük savaşçıya, yani büyük Aias'a verilmeli" diye düşünürken, işler biraz karışmış ve o güzel silahlar başkasına verilmiş. Büyük Aias çok üzülmüş, kalbi kırılmış. Bir anlık öfke ve büyük bir şaşkınlıkla, aslında yapmaması gereken hatalar yapmış.
Günün sonunda, bu iki dostun hikayesi bize şunu öğretir: Bazen çok güçlü, bazen çok çevik olabilirsin, bazen dünyayı yerinden oynatacak kadar yiğit olabilirsin. Ama en önemlisi, kalbini daima huzurlu tutmak ve öfkeye yenik düşmemektir. İşte böyle, hayat bazen bir şölen sofrası gibi neşeli, bazen de bir fırtına gibi serttir. Ama sen hep cesur kal, Aiaslar gibi omuz omuza olmayı unutma!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların altın tahtlarının altında yatan o tozlu ve karanlık gerçekleri kimse sana anlatmaz. Herkes Akhilleus'un parlak zırhından, Hektor'un yiğitliğinden bahseder ama o büyük orduların arkasında aslında kimler ezildi, kimler piyon gibi harcandı? Bugün sana iki Aias'ın, yani Oileus'un oğlu küçük Aias ile Telamon'un oğlu büyük Aias'ın hikayesini anlatacağım. Ama unutma, buradaki asıl mesele kılıç sallamak değil, bir sistemin insanları nasıl yavaş yavaş tükettiğidir.
Küçük Aias ve Kaderin İpi
Oileus'un oğlu Aias, orduların en önde gideni değildi belki ama çok hızlıydı. Okçularıyla, kendi küçük dünyasıyla savaşa sürüklenmişti. O, sadece bir asker değil, aslında güçlü dostların bitmek bilmeyen hırslarının bir kurbanıydı. Hikayesi, Kassandra adlı cesur bir kadının tapınağa sığınmasıyla karanlığa gömüldü. Aias, o gün girdiği günahla sadece kendi sonunu hazırlamadı, kendi yurdunu da bin yıl sürecek bir kederin içine hapsetti. Gökyüzü sakinlerinin kuralları ve insanların zorbalığı, onu bir kahramandan, hatırası bile acı veren bir piyon figürüne dönüştürdü. Bir kadının feryadı, koca bir şehrin yıkımıyla birleşince, ne kadar hızlı koşarsan koş, adalet seni sonunda yakalar.
Büyük Aias: Bir Sistemin Yalnızlığı
Şimdi gelelim dev gibi olan, Salamis'li Telamon oğlu Aias'a. O, Akha ordusunun kalesiydi. Gökyüzü sakinleri bile onun heybetinden çekinirdi. Ama evlat, şunu bil ki; en çok parlayan zırh, bazen insanın ruhunu en çok daraltan kafes olur. O, kendi çıkarını değil, arkadaşlarının hayatını düşünen tek kişiydi. Akhilleus, bir kız uğruna küsüp köşesine çekildiğinde, o kavgayı bitirmek için çabalayan yine Aias'tı. Fakat sistem, her zaman en dürüst olanı harcamayı sever.
Akhilleus'un o meşhur silahları bir ödül gibi ortaya konduğunda, Agamemnon ve diğer krallar, dürüst olanı değil, kendi işlerine gelen o kurnaz Odysseus'u seçtiler. Aias, yani ordunun gerçek direği, bir kenara itildi. Gururu kırıldı, küçük düşürüldü. Bir gece, zihninde tanrıça Athena'nın da kışkırtmasıyla büyük bir buhran yaşadı. Düşman sandığı sığırlara saldırdı. O koca yürekli savaşçı, aslında kendi zihninin içinde kaybolmuş, adaletsizliğin yarattığı o derin boşluğa düşmüştü.
Gerçek, Şarabın Dibindeki Acı Tad Gibidir
Sabah olup da etrafındaki manzarayı, o zavallı hayvanları ve kendi düştüğü durumu gördüğünde, Aias şunu anladı: Krallar ve güçlü dostlar için sadece bir araçtı. Artık işleri bittiğinde, o kılıç, onun kendi kalbine döndü. Aias, kılıcının üzerine atlayarak aslında o acımasız sisteme veda etti.
Bak evlat, bazen bir şarap kadehiyle nese buluruz ama bu hikayelerdeki gibi gerçeklerin tadı hep acıdır. Güçlüler, senin kahramanlarını kullanır, sonra da bir paçavra gibi atarlar. Tarih, kazananların yazdığı masallarla doludur ama biz, o sessiz sedasız yok edilenlerin, Kassandra'nın çığlığının ve Aias'ın o kırık gururunun izini sürmeye devam edeceğiz. Çünkü gerçek, en görkemli kalenin bile duvarlarının ardında gizlidir.