Uzan şöyle şuraya, yaşlı gözlerim seni iyi görsün. Bak evlat, haritalarda öyle düz çizgilerle çizilmiş yerlere benzemez bu Aiaie. Öyle her pusulanın gösterdiği, her kaptanın "İşte burası!" deyip demir atabileceği bir yer değildir orası. Aiaie, sanki denizin ortasında, bir rüyanın kıyıya vurmuş hali gibidir.
Hani derler ya, "Dünyanın ucu neresidir?" diye; işte Aiaie, güneşin her sabah yorganını kaldırıp dünyaya "Günaydın" dediği o gizemli adadır. Uzaktan bakınca öyle sıradan bir ada sanırsın, biraz ağaç, biraz deniz sesi... Ama bir kez ayak bastın mı, toprak ayaklarının altında fısıldamaya başlar.
Bu ada, muhteşem Kirke’nin evidir. Gökyüzü sakinlerinin en maharetlilerinden, o güzel saçlı büyücü tanrıçanın krallığıdır burası. Kirke, hani şu elinde gümüşten bir asa, dudaklarında antik bir ezgiyle dolaşan tanrıça. Aiaie’nin o zengin bitki örtüsü, o tuhaf kokulu çiçekleri boşuna değildir; Kirke hepsini birer iksir malzemesine dönüştürmesini bilir.
Odysseuso akıllı, o meraklı adamyorgun argın gemisiyle bu kıyıya yanaştığında, adanın sessizliğinin altında yatan o tatlı tehlikeyi sezmişti. Aiaie öyle bir yerdir ki, içine girdiğinde zamanın dişlileri durur. Bir bakmışsın güneş batıyor, bir bakmışsın sanki hiç sabah olmamış. Kirke’nin sarayı, meşe ağaçlarının gölgesinde, vahşi hayvanların bile uysallaştığı bir yerdir. Ama sakın kanma! O adanın her taşında, her yaprağında tanrıçanın ince bir oyunbazlığı gizlidir.
Eğer bir gün yolun oraya düşerseki kaderin ipliklerini kimse bilemezunutma; Aiaie sadece bir toprak parçası değildir. O, insanın kendi içindeki o derin, karmaşık merakın dışarı vurmuş halidir. Kirke seni kapısında karşıladığında, bir tas tatlı şerbet ikram ederse, bardağın dibine dikkatle bak. Belki içinde bir tutam sihir, belki de seni bambaşka bir şeye dönüştürecek o kadim iksirden bir damla vardır.
Şimdi, biraz daha yaklaş da anlatayım; o koca yürekli Odysseus, o adada neler gördü, nasıl kurtuldu... Ama önce, şu rüzgarın sesini dinle, Aiaie sanki bizden bahsediyor, değil mi?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Bak dinle beni küçük yolcu; yetişkinlerin sana parlatıp sunduğu o kahramanlık hikayelerinin arkasında, tozlu raflara gizlenmiş bir hakikat yatar. Aiaie... Adı bile sisli bir deniz kıyısı kadar tekinsiz, değil mi? Sana orayı, Kirke’nin sürgün adasını, sanki altın varaklı bir saraymış gibi anlattılar. Ama gel, o parlak örtüyü biraz aralayalım.
Aiaie, aslında bir kaçış noktasıydı. Bir kadının, tanrıların o kibirli dünyasından ve erkeklerin bitmek bilmeyen hırslarından uzağa, kendi sınırlarını çizdiği bir yer. Kirke oraya mahkum edilmedi; oraya kendi hakikatini korumak için çekildi. O, sistemin dayattığı kuralları elinin tersiyle iten, doğanın kadim dilini kendi arzusuyla birleştiren bir özgür ruh. Şarabın hafif mayhoşluğuyla söylerim ki, insan kendi gücünü eline aldığında, diğerleri ona her zaman 'cadı' ya da 'canavar' demeye yeltenir.
Evlat, o adaya düşen gemiciler... Hani şu Odysseus’un tayfaları... Onlar oraya bir keşif gezisine mi geldiler sanıyorsun? Hayır. Onlar, krallarının hırsı uğruna, bir başkasının mahremine, evine, düzenine izinsiz dalan göçebelerdi. Kirke onları domuza mı çevirdi? Bir düşün; zaten hırslarıyla, düşüncesiz iştahlarıyla ve kaba kuvvetleriyle insani meziyetlerini çoktan kaybetmemişler miydi? O sadece, içlerindeki o kaba, düşüncesiz canlıyı dışarıya vurmalarına izin verdi.
Ey benim genç dostum, duyuyor musun?
Güçlü görünenlerin "kahraman" diye alkışlandığı bir dünyada, kendi adasında ayakta kalan bir kadının bilgeliği korkutucudur. Kirke bir kurban değil, kendi kurallarını koyan bir anarşistti. Adasına yaklaşan her "kahraman", aslında onun mutlak otoritesini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü gerçek güç; kılıçla değil, bilginin ve sınırların korunmasıyla kazanılır.
Unutma küçük olan; masallar, kralların kazanması için değil, senin kendi gerçeğini bulman için anlatılır. Şimdi git ve sor kendine: Bir gün kendi adanı kurduğunda, oraya kimlerin, hangi niyetle girmesine izin vereceksin?