Bak evlat, kulaklarını dört aç; anlatacaklarım ne bir masal kitabı kadar sıkıcı ne de çocuk kandırmaca. Zamanın tozlu sayfalarında, Athena’nın altın miğferinin parladığı, Atina’nın henüz genç bir şehir olduğu günlere gidelim. Kral Kekrops vardı hani, hani şu yarı insan yarı yılan olan kral… İşte onun üç kızı: Aglauros, Herse ve Pandrosos.
Bir gün, zekası ve stratejisiyle bilinen Athena, gökyüzü sakinlerinin en akıllısı, elinde gizemli bir sepetle Aglauros’un kapısını çaldı. İçinde ne mi vardı? Söylemem, desem de inanma; içinde Erikthonios adında, bacakları yerine kıvrımlı yılanları olan tuhaf mı tuhaf, özel mi özel bir bebek saklıydı. Athena, Aglauros’un eline bu sepeti tutuşturdu ve tek bir şey söyledi: “Sakın, ama sakın kapağını aralayıp içine bakma!”
Şimdi, bir gence “sakın bakma” dersen, o merak ateşi insanın içine bir kor gibi düşer, değil mi? Aglauros da öyle oldu. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi, o sepetin içinde ne olduğunu hayal etmekten aklı başından gitti. Kardeşleri Herse ve Pandrosos da geri kalır mı? Üçü bir araya geldiler, merakları artık bir düğüm gibi içlerine dolanmıştı.
Sonunda dayanamadılar. Belki o an, içlerinde biraz neşeli bir sıvıdan kaynaklanan cesaret, belki de sadece gençliğin o pervasız merakı vardı; sepetin kapağını yavaşça araladılar. Bekledikleri şey belki altın bir mücevherdi, belki de tanrısal bir hediye… Ama karşılarında gördükleri şey, insanı hem hayrete düşüren hem de iliklerine kadar titreten o yılanlı bebektü.
O an ne oldu biliyor musun? Korku, tıpkı ani bir fırtına gibi zihinlerini ele geçirdi. Gördükleri manzara karşısında sanki akıllarını yitirdiler, dehşet içinde çığlıklar atarak Atina’nın o yüksek mi yüksek Akropol surlarına koştular. Ve orada, o sarp kayalıkların ucunda, Athena’nın uyarısını çiğnemenin verdiği o ağır vicdan yüküyle mi, yoksa saf bir delilikle mi bilinmez, kendilerini boşluğa bıraktılar.
Gördün mü? Merak, bazen en güzel rehberdir ama bazen de insanın sonunu getiren o gizli kapıyı açtırır. Gökyüzü sakinlerinin sırları, her faninin kaldırabileceği ağırlıkta değildir evlat. Şimdi, testinin dibinde azıcık kalmış, o yorgunluğu alan içecekten bir yudum daha çekelim ve bu hikayeyi burada, rüzgarın uğultusuna bırakalım. Ne dersin?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacağım bu hikayeyi sarayın altın yaldızlı duvarları arasında değil, zeytin ağaçlarının gölgesinde, rüzgarın fısıltısında buldum. Masallarda sana kralların kutsal olduğunu anlatırlar, değil mi? Ama unutma, taçların ardında çoğu zaman çürümüş bir hırs saklıdır.
Atina’nın ilk kralı Kekrops’un kızları; Aglauros, Herse ve Pandrosos... Sana onların "itaatsiz ve meraklı" kızlar olduğunu söyleyecekler. Oysa gel, bu düğümü beraber çözelim. Tanrıça Athena, içinde Erikhthonios’u sakladığı o sepeti Aglauros’un ellerine tutuşturduğunda, ona bir "görev" değil, bir "sınır" çizmişti. Bir kadının, bir kız çocuğunun merakı, sistemin çarklarında her zaman bir tehdit olarak görülmüştür. Athena, bir tanrıça bile olsa, o anki otoritesiyle bir genci bilgiye erişmekten alıkoymaya çalışıyordu. Neden mi? Çünkü bilgi, o sepette yatan yılanlı gerçeği görmek, kralın ve tanrıların kurduğu düzenin ne kadar "başka" temellere dayandığını anlamak demekti.
Bak güzel evladım, Aglauros ve kardeşleri o sepeti açtıklarında, sadece bir bebek görmediler; aynı zamanda tanrıların insanları nasıl birer piyon gibi kullandıklarını, kuralların sadece onların çıkarları için var olduğunu keşfettiler. İçlerindeki o korku, sadece bir bebeğin görüntüsünden değil, tanrısal otoritenin acımasız soğukluğundan geliyordu. Saraydan aşağı kendilerini bırakırken, aslında bir yenilgiyi değil, başkalarının kurduğu bu oyunun bir parçası olmama cesaretini seçtiler. Belki de yükseklerden düşerken ilk kez özgürdüler.
Ey benim genç dostum, sen sen ol; birileri sana "sakın açma" dediğinde, o kutunun içinde ne sakladıklarını merak etmeyi bırakma. Krallar ve tanrılar, bazen sadece kendi hatalarını gizlemek için yasaklar koyarlar. Tıpkı şu yaşlı Silenos’un, bilge bir neşeyle içtiği bir yudum şarabın dibindeki tortuda gördüğü gibi; dünya, itaat edenlerin değil, gerçeğin peşinde düşmeyi göze alanların hikayesidir.
Şimdi git ve düşün: O sepetin içinde saklanan şey, senin dünyanda neye tekabül ediyor? Korkma, sadece sorgula.