Şöyle biraz yanaşın bakalım, ateşin sıcaklığı kemiklerime iyi geliyor. Bugün size Thebai’nin o güzel ama talihsiz kızı Agaue’den bahsedeceğim. Hani şu görkemli Kadmos ile Harmonia’nın kızı, hani o şen şakrak İno’nun ve başı gökyüzü sakinleriyle pek bir dertli olan Semele’nin kardeşi.
Agaue denince, çoğu kişi onun sadece trajik sonunu hatırlar ama işin aslı biraz karışıktır, evlatlarım. Semele, Zeus’un gök gürültülü aşkına tutulup da yeryüzüne sığmaz olunca, saraydaki dedikoduların ardı arkası kesilmedi. Agaue ve kız kardeşleri, Semele’nin başına gelenleri o vakitler bir türlü anlamlandıramadılar; hatta biraz da kıskançlıkla, biraz da öfkeyle dillerini tuttular.
İşte bütün mesele burada koptu. Semele’nin oğlu, o bereketli üzüm bağlarının ve neşeli kalabalıkların efendisi Dionysos, annesinin onurunu korumaya kararlıydı. Dionysos, öyle kolayca unutulacak ya da hafife alınacak bir tanrı değildir; bazen bir kadeh neşedir, bazen de fırtınalı bir öfke.
Agaue bir gün kendini, Dionysos’un peşinden dağlarda koşturan o çılgın, taşkın Bakkha’lar sürüsünün arasında buldu. Hani o meşhur tragedyalarda anlattıkları kadınlar grubu vardır ya; işte onlar. Dağlarda, ormanlarda neşeli bir kaos içinde dans ederken gözleri bir şeye takıldı. O an gözlerine bir perde indi sanki, gökyüzü sakinlerinin cilvesi midir, yoksa bir ceza mıdır bilinmez; Agaue karşısındakini kendi oğlu Pentheus olarak değil de, ormana musallat olmuş vahşi bir canavar gibi görmeye başladı.
Euripides anlatır bunu; hani o kalemini hüzünle koşturan adam. Agaue, elleriyle parçaladığı o şeyin aslında kendi oğlu olduğunu fark ettiğinde, gökyüzü o an susmuştu. Kendi kanından olanı, bir canavar sanıp yok etmenin o korkunç sessizliği çöktü üzerine.
İşte böyle çocuklar; bazen insan, öfkenin ya da ilahi bir oyunun getirdiği o bulanık gözlükleri taktığında, en sevdiğini bile göremez olur. Agaue’nin hikayesi hem bir ders, hem de üzerine uzun uzun düşünülecek bir gölge gibidir. Şimdi, o ateşten bir dal daha atın da, şu öykünün dumanı biraz daha dağılsın, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında oturduğumuz şu saatte, sana kitapların tozlu sayfalarında asla bulamayacağın, o kralların ve tanrıların "doğru" diye yutturduğu masalların ardındaki çatlağı göstereceğim. Kulak ver küçük yolcu, zira gerçek, her zaman en çok gürültü çıkaranın ağzından dökülmez.
Kraliyet saraylarının koridorlarında adı fısıltıyla anılan Agaue’den bahsedelim. O, Kadmos ve Harmonia’nın kızı, sarayın altın kafesinde parlayan bir mücevherdi. Ama bir annenin kaderi, o sarayın duvarları arasında nasıl şekillenir, hiç düşündün mü? Kız kardeşi Semele gökyüzünün efendisi Zeus'un hırsına kurban gittiğinde, dünya ona "deli" dedi. Dionysos, yani üzümün neşesini ve çılgınlığı taşıyan o tanrı, annesinin öcünü almak için yeryüzüne indiğinde, sarayın katı kurallarını yıkacak bir fırtına kopardı.
Pentheus... Kendi oğlu, otoritenin ta kendisi. "Düzen" dedi, "kurallar" dedi, kalabalıkların özgür dansını bir hastalık gibi görüp zincire vurmak istedi. Krallar her zaman böyledir evlat; kendi korkularını yasaklara dönüştürürler. Dionysos, Agaue'nin zihnine bir perde indirdiğinde, o sadece bir kraliçe değil, özgürlüğün vahşi bir yansımasıydı. Ormanın derinliklerinde, elleriyle kendi kanından olanı parçalarken, gözünde bir aslanı avlıyordu. Bu bir zafer değil, bir sistemin kendi evladını nasıl yediğinin acı bir resmiydi. O gece ormanda akan sadece kan değil, kralların buyruklarına karşı duyulan bastırılmış bir çığlıktı.
Sana anlattığım bu hüzün, bir annenin ellerindeki hatırayla uyandığı o ilk sabahın soğukluğudur. Saraydakiler ona "katil" dediler, sistem onun ellerini temizlemek yerine, onu kendi yıkımının içine hapsetti. Çünkü krallar için hatayı kabul etmek, tahtın sarsılması demektir. Agaue, başkalarının hırslarıyla örülmüş bir hikayenin kurbanıydı. Şimdi söyle bana bilge ruhum; gerçekten kimdi burada canavar olan? Oğlu Pentheus’un baskıcı düzeni mi, yoksa o düzenin kurbanı olup kendini kaybeden anne mi?
Şimdi git, kendi sorgulamanı başlat. Unutma, en büyük tanrılar bile bazen insanları kendi satranç tahtalarında birer piyon gibi kullanır. Bizim görevimiz, o tahtayı devirmek değil, tahtanın neden orada olduğunu anlamaktır. Bir yudum neşeyle, kendi yolunu çiz.