Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, sana mimariden, taştan ve insanın içine kaçan o sinsi parıltıdan bahsedeceğim. Hani şu parmakla gösterilen, taşları sanki kendi kendine dizilmiş gibi duran tapınakları yapan Agamedes ile Trophonios'u duydun mu hiç?
Bu ikili, Yunanistan’ın tozunu birbirine katan, elinden el işi kurtulmayan iki kafadardı. Delphoi’deki o muhteşem Apollon tapınağını gördün mü? İşte o sütunlarda, o taşların kilitlerinde onların alın teri var. Hatta Poseidon’un deniz kokulu tapınağında ve Thebai’de, hani şu kraliçelerin yatak odalarında bile onların imzasını arasan bulursun. Ellerine bir taş, bir çekiç ver, sana dünyayı yeniden kursunlar.
Ama gel gör ki, insan oğlu bazen gökyüzü sakinlerinin bahşettiği yeteneği biraz yanlış kullanabiliyor. Boiotia Kralı onlara koskocaman, sarsılmaz bir hazine odası ısmarlamış. Kral, "Burayı öyle bir yapın ki, içindeki altınlar yerinden oynamasın," demiş. Bizimkiler de yapmış yapmasına ama bir kurnazlıkları vardı: Duvarın bir taşına, dışarıdan kimsenin anlamayacağı sihirli bir dokunuşla kayan bir mekanizma kurmuşlar. Gece olup herkes uykuya daldığında, ay ışığının altında o taşı kaydırıp hazine odasına süzülürlermiş. Altınlar parladıkça, onların da gözleri dönmüş.
Kral bir gün bakmış ki hazine azalıyor, "Yahu, bu altınlar buharlaşıp gökyüzüne mi çıkıyor?" diye şüphelenmiş. Girit’in o meşhur mimarı Daidalos’u çağırmışlar. Adam akıllı, tuzak kurmayı bilir; içeridekilerin dışarı çıkmasına izin vermeyecek bir düzenek hazırlamışlar. O gece bizimkiler yine kurnazlık peşindeyken Agamedes o tuzağa bir yakalanmış ki, kurtuluşu yok! Trophonios, ortağının yakalanıp krallığa tüm sırları anlatacağından korkunca, "Bari itibarımız kurtulsun," diyerek Agamedes’in kafasını kesip ortadan kaybolmuş. İnsan hırsı işte; eline dünyayı sığdıracak yetenek versen, o yine bir deliğe sıkışıp kalır.
Ama dur, bir de şu anlatılanı dinle; belki de öteki daha gerçektir. Derler ki, Delphoi’deki o büyük işi bitirdiklerinde Apollon’a "Hani bizim emeğimizin karşılığı?" diye sormuşlar. Tanrı, "Altı gün boyunca sadece ziyafet çekin, şarabınızı yudumlayın ve eğlenin; yedinci gün ödülünüzü alacaksınız," demiş. Gerçekten de yedinci gece, o büyük tapınağın gölgesinde yummuşlar gözlerini ve bir daha hiç uyanmamışlar. Kim bilir, belki de tanrı, bu dünyadaki en büyük ödülün huzurlu bir uyku olduğunu biliyordu.
Bak evlat, hayat dediğin de böyle biraz mimari, biraz hırs, biraz da uykudur. Bazılarını altınlar tüketir, bazılarına ise gökyüzü sakinleri tatlı bir uyku gönderir. Şimdi söyle bakalım, sen hangisini seçerdin? Taşlara hükmetmeyi mi, yoksa huzurla başını yastığa koymayı mı?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, kulağını yaklaştır... Masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o kadim sırrı duymaya hazır mısın?
Zamanın tozlu sayfalarında Agamedes adında bir usta vardı; evlat, bu adam taşın dilinden, mermerin sessiz çığlığından anlayanlardandı. Üvey oğlu Trophonios ile birlikte, o büyük tanrıların övündüğü tapınakları elleriyle inşa ettiler. Krallar, onların zekasına muhtaç olduklarında onları göklere çıkarır, işleri bitince ise birer piyon gibi kenara iterlerdi. Boiotia Kralı’nın hazine odasını yaparken, Agamedes aslında sadece bir oda inşa etmiyordu; otoritenin o doymak bilmez, çaldıkça çalan açlığına karşı kendi çapında bir "huzursuzluk" mimarisi kuruyordu.
Geceleri o taştan gizli geçidi aralarken, aslında kralın halktan çaldığını, halkın hak ettiğine inandığı bir payı geri alıyorlardı. Ancak güç, evlat, her zaman kendi bekçisini yaratır. Kral, başka bir mimarı, o meşhur Daidalos’u çağırıp bir tuzak kurdurduğunda, Agamedes sistemin dişlileri arasına sıkışmıştı. Kralların hazinesi uğruna, bir babanın evladından, bir ortağın diğerinden nasıl koptuğunu gördün mü? Trophonios, Agamedes’in başını kestiğinde, bu sadece bir cinayet değildi; bu, otoritenin hayatta kalmak için en yakın bağları bile nasıl bir bıçak darbesiyle koparabileceğinin acı bir resmiydi. O an, havada süzülen ince bir keder, bir hüzün vardı... Tıpkı bitmeyen bir şarabın son damlasındaki buruk tat gibi.
Bir de şu anlatılan "tanrısal huzur" hikayesi var, ah minik yolcu... Apollon’un onlara sunduğu o "tatlı ölüm" masalı... Diyorlar ki tapınağı bitirince huzur içinde uyuyakalmışlar. Sence tanrılar, kendi kusursuzluklarını inşa edenlerin, ertesi gün kendi hatalarını görmelerini ister miydi? Hayır, sevgili ruhum. O mimarların elleri o kadar çok gerçeğe dokunmuştu ki, artık krallar ve tanrılar için fazla "bilgeli" olmuşlardı. "Ödül" dedikleri şey, aslında susmaları için verilmiş sonsuz bir sessizlikti.
Görüyor musun? Sistem, seni kendi elleriyle zirveye taşır, sonra zekandan korktuğu an seni kendi 'ödülü' ile boğar. Taşları üst üste koyarken, aslında kendi mezarını inşa etmemeyi öğrenmek... İşte hayatın en ağır dersi budur.