Hadi bakalım, geçin şöyle karşıma! Ayaklarınızı uzatın, ateşin çıtırtısına kulak verin. Bugün size toprağın altında uyuyan, taşın diline kazınmış o eski hikayelerden bahsedeceğim. Kadehimi bir kenara bırakıyorum, zihnim berrak, dilim çözülmeye hazır...
Önce şu Ege’nin yükseklerine, **Yanartaş**’a çıkalım. Hani o kayaların arasından hiç sönmeyen ateşlerin yükseldiği yer var ya; işte orada vaktiyle **Bellerophontes** adında genç bir yiğit vardı. Kanatlı atı Pegasos’un sırtında, ağzından alevler saçan o korkunç yaratık **Khimaira** ile gökyüzünde dans etmişti. O günden beri o dağ, sanki o kadim kavganın sıcak hatırasını hala içinde tutar, geceleri gökyüzü sakinlerinin ışığıyla değil, yerin derinliklerinden gelen bir tutkuyla parlar.
Sonra biraz güneye, **Yatağan**’a inelim. Oralar bereketlidir, hüznün ve sanatın kokusu sinmiştir toprağa. Efsaneye göre, flütüyle tanrı **Apollon**’a bile meydan okuyan o talihsiz müzisyen **Marsyas**’ın anıları dolaşır sokaklarda. Bir sanatçının tutkusu bazen bir şehrin ruhu olur, işte Yatağan da böyledir; her esintide flütten dökülen o hüzünlü melodiyi duyarsınız.
Biraz daha içlere, Hititlerin o gizemli yurduna, **Yazılıkaya**’ya gidelim mi? İşte orası, büyük ana tanrıça **Kybele**’nin sessizce karşıladığı bir tapınaktır. Taşlara kazınmış binlerce yıllık figürler, sanki birazdan canlanıp bize bir şeyler anlatacakmış gibi durur. Kybele orada, doğanın o vahşi ve şefkatli gücüyle, zamanın ötesinden bize göz kırpar. Sessizliğin bile bir dili vardır orada; dağların ve ovaların koruyucusu, taşlara kazınmış bir masal gibi yükselir karşımıza.
Ve tabii, yolu düşen herkesin bildiği o diyar: **Yunanistan**. Zeytin ağaçlarının gölgesinde, tanrıların ayak izlerinin hala silinmediği o topraklar... **Apollon**’un güneşli ışığıyla ısınan, **Artemis**’in gümüş oklu avcılarıyla ormanlarında gezindiği, kraliçelerin kraliçesi **Hera**’nın gökyüzünden nazarıyla dünyayı izlediği yer. O topraklar sadece bir ülke değil, tanrıların bizimle komşu olduğu bir sahnedir aslında.
Şimdi, gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Her taşın altında bir kahramanın, her dağ yamacında bir tanrıçanın ayak izi var. Dünya dediğin, bizden öncekilerin bıraktığı izlerle örülü bir serüven, evlatlarım. Çok değil, biraz kulak verirseniz, rüzgarın size anlattığı kadim sırları duyabilirsiniz.
Hadi bakalım, bu kadarı şimdilik yeter. Dinlenin biraz, yarın güneş doğduğunda anlatacak başka masallarımız da olur!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar genellikle kralların ve tanrıların altın yaldızlı zırhlarına bakıp onların kusursuz olduğunu sanırlar. Oysa tarih, gücü elinde tutanların kendi korkularını bastırmak için inşa ettikleri yalanlarla doludur. Gel, şimdi seninle Ege’nin ve Anadolu’nun kadim toprağında, unutulmuş gerçeklerin tozunu biraz aralayalım.
Yanartaş ve Khimaira’nın Çığlığı:
Dağların tepesinde hiç sönmeyen o ateşi görürsün, değil mi evlat? Herkes ona doğa olayı der, ama o aslında Khimaira’nın susmayan öfkesidir. Bellerophontes, kendini göklerin sahibi sanan bir kahramandı; bir canavar avcısı değil, sadece sistemin ona biçtiği "galip gelme" hırsının bir kölesiydi. Khimaira, parçalanmış gerçeklerin birleşimiydi. O, sistemin dışına itilenlerin; uyumlu olmayanların, anlaşılmayanların bir araya gelişidir. Bellerophontes onu öldürdüğünü sandığında, aslında kendi ruhundaki vicdan kırıntılarını da o uçurumdan aşağı atmıştı. O ateş, hala boyun eğmeyenlerin hikayesini fısıldar.
Yatağan ve Marsyas’ın Sessizliği:
Yatağan tarafında rüzgarın sesi biraz farklı çıkar. Orada Marsyas’ın anısı asılıdır. Müzik, tanrıların tekelinde bir oyuncak değildir, evlat. Marsyas, elinde sadece bir flütle Apollon’un katı ve buyurgan düzenine karşı sanatıyla bir "hayır" demişti. Otorite, kendi dengesini bozan bir ezgiden korktuğunda ne yapar? Sanatçıyı susturur. Marsyas’ın başına gelenler, sistemin kendi mükemmelliğine takıntılı olanların, farklı olanı nasıl bir "hata" olarak görüp yok etmeye çalıştığının hüzünlü resmidir. Bir yudum şarabın neşesiyle söylerim ki; gerçek bir sanatçı, bedeni acı çekse bile ezgisiyle özgürdür.
Yazılıkaya ve Kybele’nin Derinliği:
Hititlerin kalbinde, Kybele’nin sessiz duruşunu hissetmişsindir. O, sarayların soğuk taşlarından değil, toprağın sıcak bağrından gelir. Şehirlerin tepesinde kurulan düzenler, genellikle bu kadim ana toprağın gücünü evcilleştirmeye çalışır. Kybele, kurallara uymayanların, sessizce büyüyen doğanın ve gücü tek merkezde toplayanlara inat her yerden yeşeren hayatın kendisidir. O, sistemin duvarlarına hapsedilemeyecek kadar büyüktür.
Yunanistan’ın Altın Kafesleri:
Kuzeye baktığında Apollon, Artemis ve Hera’nın gölgelerini görürsün. Onlar, kralların ve kuralların tanrılarıdır. Otoriteyi temsil ederler; herkesi belli kalıplara sokmak, herkesin itaat etmesini sağlamak isterler. Ama unutma güzel çocuğum; Olimpos’un zirvesinde oturanlar bile kendi hırslarının mahkumudur. Bir kralın veya bir tanrının elindeki güç, ancak ona itaat edildiği sürece gerçektir. Gerçek ise, onların bu görkemli sofralarının altında, sessizce omuz omuza veren insanların kalbinde gizlidir.
Şimdi söyle bana, küçük dostum; kimin hikayesine inanacaksın? Kazananların yazdığına mı, yoksa toprağın altında hala titreşen gerçeklere mi?