Şöyle yaklaş bakalım evlat, ateşin çıtırtısı iyice azaldı, biraz daha yakına gel. Bugün sana, gökyüzü sakinlerinin arasında eli en nasırlı, terli alnıyla demir dövmekten bir an olsun geri durmayan o usta işçiyi anlatayım: Vulcanus.
Hani derler ya, bazı insanlar doğuştan el becerisine sahiptir, işte Vulcanus’un elleri adeta ateşle dans etmek için yaratılmıştı. Eskiler, Etrüsk diyarlarından çıkıp Roma’nın tozlu yollarına adım attığında, Vulcanus’u da beraberlerinde getirmişler. O, göklerin demircisidir; ocağı hiç sönmez, çekici hiç susmaz.
Pek çok tanrı gibi onun da hakkında dilden dile dolaşan, her köşe başında anlatılan uzun destanları yoktur. Belki de çok konuştuğu için değil, çok çalıştığı için böyledir, kim bilir? İşini sessizce yapanların hikayesi az olur ama etkisi büyük olur. İnsanlar onu öylesine içselleştirmişlerdi ki, adına "Volcanalia" derlerdi şenlikli bir gün kurarlardı.
O günlerde ateşin karşısına geçilir, küçük balıklar sunulurdu. İnsanlar ateşe bir şeyler bırakırlardı ki, o yüce usta ateşin dizginlerini elinde tutsun, evlerini barklarını, tarlalarını yıkıp geçmesin diye. Bir nevi, "Ateş efendisi, sen bizi koru, biz de senin ocağını şenlendirelim" demekti bu. Yani anlayacağın, Vulcanus sadece bir tanrı değil, hem korkulan hem de saygı duyulan, ateşin o hem yakıp kavuran hem de pişiren çift yüzlü karakteriydi.
Kimi zaman hiddetlenip yanardağlardan dumanlar savurduğu söylenir, ama bil ki evlat, o aslında sadece kendi dünyasında bir şeyler üretmekle meşguldür. Kimileri ona Hephaistos da der, okyanus ötesindeki toprakların insanları öyle seslenir ona. İsimler değişir, diller değişir ama o örsün üzerindeki metalin çınlaması hiç değişmez.
Şimdi söyle bakalım, ateşin başında oturup da bir şeyler inşa etmeyi hayal etmeyeniniz var mı? Ateşi dizginlemek, onu bir sanatçı gibi yönetmek... İşte Vulcanus, aslında içimizdeki o yaratıcı gücün, çalışkan ellerin ve emeğin ta kendisidir. Kadehin boşaldı sanki? Biraz daha dolduralım da anlatmaya devam edeyim; daha anlatacak çok hikayemiz, gökyüzü sakinlerinin yiyecek çok ekmeğimiz var.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını bana yaklaştır, zira rüzgar bile bazen gerçeği taşımaya korkar. Bugün sana, tanrıların parıltılı sofralarından uzakta, kurum ve is kokan bir atölyede sessizce çalışan o yaralı ustadan, yani Vulcanus’tan bahsedeceğim.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler: Ateşin Sessiz Mahkumu
İnsanlar ona sadece demiri döven, yanardağların altında hapsolmuş bir usta derler, güzel yavrum. Onu Hephaistos diye de anarlar, bilirsin; hani şu olympos’un zirvesinde değil de, yerin yedi kat dibinde, kendi hırsı olmayan ama başkalarının hırsına köle edilmiş o adam. Ona "hiçbir efsanesi yok" dediler, sanki bir gölgeymiş gibi... Oysa hakikat, sessizlikte saklıdır.
Bak canımın içi, Roma’nın o görkemli surlarını kuranlar, onu bir kutsal figür gibi önlerine koydular. Volcanalia bayramlarında ateşe küçük balıklar atarlarmış; sanki bir canlının titreyişi, sistemin büyük çarklarını durdurmaya yetecekmiş gibi. "Sizin hayatınızı koruyoruz," demişler ateşe. Aslında dedikleri şuydu: "Bizim düzenimiz bozulmasın diye, senin küçük parçaların feda olsun." Güç sahipleri her zaman birilerinin yanmasını ister ki, kendi saltanatları serin kalsın.
Vulcanus, o büyük usta, neden anlatılamadı sanıyorsun? Çünkü o, sistemin aksayan dişlisidir. Topal yürüyüşü, aslında bir isyanın izidir. O, tanrıların silahlarını yaptı ama kendisi o silahların altında ezildi. Kendi elleriyle kurduğu o muazzam düzen, onu kendi atölyesinde bir mahkuma dönüştürdü. O, her şeyi yaratan ama kendi kaderini eline alamayan, sessizliğe mecbur bırakılmış bir dehadır.
Gözlerindeki o parlak ışığı görüyorum küçük dostum; senin içinde ateşin yakıcı öfkesi değil, demiri şekillendiren o yaratıcı öz var. Unutma ki, en büyük kralların taçlarını o döktü, o süsledi; ama o krallar, kendilerini o taçların gerçek sahibi sandılar. Sarabın tadı bazen dünyadaki adaletsizliğin acısını unuttursa da, hakikat her zaman asit gibidir; en ince cilalı yalanları bile soyup çıplak gerçeği ortaya çıkarır.
Şimdi git ve düşün; birileri senin yeteneklerini kendi krallığını kurmak için kullanmaya kalkarsa, Vulcanus’un o karanlık atölyesindeki sessiz çığlığı hatırla. Çünkü bazen en büyük hikaye, anlatılamayan değil, anlatılması yasak olandır. Sessiz kalmak, bazen en büyük direniştir.