Mysia Olympos’u olarak anılan Uludağ’ın eteklerinde, Herakles’in yoldaşı Hylas’ın sulara çekilişi, doğanın henüz merkezileşmemiş buyruğuna bir teslimiyet hikayesi taşır. Vatikan’ın kutsal sessizliğinde yankılanan Apollon imgesi, kadim bir düzenin gözetleyici gözü gibi konumlanırken, iktidarın tanrısal meşruiyetine dair ince bir mimari dayatmayı anımsatır. İtalya topraklarına yerleşen Venetler ve onların kökenindeki Antenor figürü, sürgünün getirdiği aidiyet arayışını, devletin sınırlanmış sınırları içinde bir topluluk yaratma çabasına dönüştürür. Roma’ya uzanan Via Flaminia üzerinde Anna Perenna ile buluşan kadim ritüeller, devletin merkeziyetçi ulaşım ağlarının, halkın gündelik döngülerini kendi denetimindeki zaman akışına hapsetme arzusunu sergiler. Volsklar gibi İtalya’nın yerel boyları arasında sivrilen Camilla ise, hükmedenlerin zorla içine dahil ettiği bir düzene karşı bireyin, ancak toplumsal bir kimlik içinde var olabildiği o ince tahakküm çizgisinde yürür.
Bak evlat, otur şöyle yanıma; bacaklarım biraz yoruldu, şuradaki meşe ağacının gölgesi ikimize de yeter. Antik dünyanın tozlu yollarında, rüzgarın fısıltısıyla taşınan isimler duymuşsundur. Gel, bu isimlerin ardındaki o kadim hikayeleri biraz aralayalım.
Önce şu görkemli Uludağ’a, yani o eski adıyla Mysia Olympos’una bakalım. Orada adı rüzgarla beraber anılan bir delikanlı vardır: **Hylas**. Hani o, Herakles’in yoldaşı olan, güzelliğiyle su perilerini bile kendine hayran bırakan çocuk. Dağların serinliğini, o kadim ormanların huzurunu ararsan Hylas’ın ayak izlerini bulursun.
Sonra biraz batıya, Vatikan’a doğru uzanalım. Evet, bugün bildiğimiz o yer, zamanında ışığın, müziğin ve sanatın tanrısı **Apollon**’un soluğunu taşırdı. Altın saçlı tanrı, o tepelerden aşağıya bakarken gökyüzü sakinlerinin nasıl bir uyum içinde dans ettiğini izlerdi. Orası, tanrıların gölgelerinin hala kaybolmadığı bir yerdir.
Şimdi biraz daha ileriye, İtalya’nın bereketli topraklarına, **Venet** boylarının yaşadığı diyara gidelim. Orada bir isim yankılanır: **Antenor**. Troyalı bir bilgedir o; kendi yurdunun yıkılışını gördükten sonra, kaderin ona çizdiği yoldan yürüyüp yeni bir başlangıç yapmak için İtalya kıyılarına ayak basmıştır. Kim bilir, belki de huzuru bulmak için en uzak yolları aşmak gerekmiştir.
O kıyılardan Roma’ya giden meşhur yola, **Via Flaminia**’ya çıkalım. Bu yol sadece taşlardan oluşmaz; içinde gizemli bir neşe barındırır. Yolun sonunda, o antik neşenin ve bereketin bekçisi **Anna Perenna** karşılar seni. Adı üzerinde, "yıl boyu süren" demek; mevsimlerin geçişini izleyen, zamanın döngüsüne gülümseyen bir tanrıçadır. Yolunuz oraya düşerse, ona bir selam verin; belki bir fincan içecek sunar da sohbetin tadına doyum olmaz.
Ve unutmadan, cesaretin topraklarına, **Volsk** boyunun diyarına uzanmalıyız. Orada, savaşçıların arasında parlayan bir isim vardır: **Camilla**. Hızıyla rüzgara meydan okuyan, okunu fırlattığında havada kuşların bile yolunu değiştirdiği o eşsiz kadın. Bazıları ona Amazonların ruhunu taşıyor der, bazılarıysa toprağın en sert, en dik başlı çiçeği...
Gördün mü evlat? Dünya, işte bu isimlerin üzerine kurulmuş bir masal sofasıdır. Biz yaşlılar hatırlarız, siz gençler ise bu hikayeleri yarınlara taşırsınız. Şimdi, güneş biraz daha eğilmeden devam edelim mi? Yoksa bu kadar bilgi, senin taze zihnini yormaya yetti mi?