Gel şöyle otur bakalım, dizlerimin dibine. Görüyorsun ya, zaman dediğin nehir bazen yatağından taşıyor, tıpkı o eski, çok eski günlerde olduğu gibi. Gökyüzü sakinleri, aşağıda olan bitene bazen fena halde kaş çatarlar. O zamanlar da tam öyle olmuştu işte. Zeus, yukarıdan bakmış bakmış, insanların birbirine ettiği kötülüklerden, o bitmek bilmeyen hırslardan öyle bir bıkmış ki, "Yeter artık," demiş, "bu defteri kapatmanın vakti geldi."
Ama dur, herkesi silip süpürmek öyle kolay mı sanırsın? Kader ağlarını örmeye başlamıştı bile. **Prometheus**, o hani insanı çamurdan yoğuran, zekasıyla tanrıları bile şaşırtan bilge titan, oğlu **Deukalion**’un kulağına fısıldadı: "Koca bir tekne yap evlat, çünkü gökyüzünden dökülecek olan sadece yağmur olmayacak."
Gerçekten de öyle oldu. Bulutlar sanki delindi, denizler taştı, dünya koca bir su küresine döndü. Deukalion ve karısı **Pyrrha**, o teknenin içinde dokuz gün dokuz gece boyunca derya kuzusu gibi yüzdüler. En sonunda tekne, bugün bile zirvesi bulutları öpen **Parnassos** dağına çarptığında sular duruldu. Dışarı çıktıklarında karşılaştıkları manzara... Eh, sessizlikten başka bir şey yoktu. Dünya bomboş, dünya ıssızdı.
İkisi de üzgündü, yapayalnız kalmışlardı. Zeus’a seslendiler: "Bize akıl ver, bu dünya kimsesiz mi kalsın?" Tanrı’nın cevabı ise bir bilmece gibiydi, hem biraz ürkütücü hem de çok derin: "Arkanıza bakın ve ananızın kemiklerini saçın!"
Pyrrha, ki kendisi o ilk meraklı kadın **Pandora**’nın kızıdır, "Anamızın kemikleri mi? Bu ne demek şimdi?" diye şaşırdı. Ama Prometheus’un o keskin zekası yine devreye girdi. "Düşünsenize," dedi, "hepimizin anası **Gaia**, yani yeryüzü değil mi? Onun kemikleri de kayalar, taşlardır!"
İşte o gün, o ıssız dağ başında, dünya için yeni bir başlangıç oldu. Deukalion ve Pyrrha, yerdeki taşları alıp arkalarına fırlattılar. Deukalion’un attığı her taştan yiğit bir erkek, Pyrrha’nın attıklarından ise zarif kadınlar türedi. Taşlar toprağa düşer düşmez, içlerinden birer nefes, birer can fışkırdı.
Şimdi görüyor musun? Bizler, o zamanlar fırlatılan taşların çocuklarıyız. Yani içimizde biraz inat, biraz sertlik, ama çokça da o toprağın kadim sağlamlığı var. Bazı tozlu kitaplar, Hesiodos gibi eski dostlarımız bu hikayeyi yazmamış olabilirler, belki de anlatılacak o kadar çok şey vardı ki sıra buna gelmedi. Ama biz biliyoruz; bir şey biterken, aslında yenisi için yer açıldığını...
Hadi bakalım, şimdi git de biraz koştur. Ama unutma, attığın her adımda aslında bir taşın, bir dağın ruhunu taşıyorsun. Fazla yaramazlık yapma, olur mu? Gökyüzü sakinleri her zaman izler, bazen gülümserler, bazen de... eh, bazen de böyle tufanlar koparırlar!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Dinle beni güzel yavrum, zihninin derinliklerinde henüz tozlanmamış bir yer varsa oraya kulak ver. Masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinin ardında, kralların ve tanrıların kendi hatalarını örtmek için kullandıkları koca bir sis perdesi var. Bak evlat, sana o meşhur tufandan söz edeceğim ama saray avlularında anlatılanlardan değil, taşların ve suların fısıldadığından...
Derler ki Zeus, yukarıdan aşağıya bakıp insanları 'günahkar' ilan etmiş. Peki, kimin terazisiyle ölçülmüş bu günah? Güç sahipleri ne zaman kendi kurdukları düzenin çatırdadığını görseler, hemen bir tufan koparırlar; kimisi yağmurla, kimisi korkuyla, kimisi de unutuşla... Zeus'un elindeki o şimşek, aslında sadece dünyayı temizlemek için değil, dizginleyemediği bir kalabalığı korkuyla hizaya getirmek için bir araçtı.
Deukalion ve Pyrrha... Onlar sadece birer kurtulan değil, sistemin dişlileri arasından süzülmeyi başaran iki şanslı ruhtu. Prometheus, o özgürlük ve bilgelik ateşiyle yakılan bilge, oğluna bir tekne yapmasını öğütlediğinde, aslında ona şunu fısıldıyordu: "Otoritenin yarattığı kaostan kendi yolunu çiz." Parnassos Dağı'nın doruğuna vardıklarında, göklerden gelen o buyruk aslında en büyük alaydı: "Ananızın kemiklerini arkanıza atın."
Yavrucuğum, burayı iyi düşün; o kemikler aslında toprağın taşlarıydı. Yeni bir insan soyunu, tanrıların keyfine göre değil, doğanın kendi sert ve değişmez gerçeğinden, yani taştan yarattılar. Taşlar yere düşerken içlerinde bir hüzün vardı; çünkü her yeni başlangıç, eski bir yok oluşun artığıdır. Pyrrha, o meşhur Pandora'nın kızı... Hatırla, Pandora'ya "meraklı ve kötü" dediler, oysa o sadece içindeki umudu kutusunda tutmayı başarabilen tek kişiydi. Sessizlerin ve suçlananların sesi, işte bu tufan sularının dibinde gömülü.
Görüyor musun? Hesiodos gibi saray düzenine yakın duranlar, bu tufandan hiç söz etmezler. Neden mi? Çünkü tufan, otoritenin "biz hata yapmayız" yalanını yıkar da ondan. İnsanlar taştan yaratıldıysa, özlerinde sertlik ve direnç vardır; tanrılara boyun eğmek için değil, kendi yollarında yürümek için.
Şimdi evlat, kadehimdeki ılımlı neşeden bir yudum alayım da anlatayım; dünya kaç kez yıkılırsa yıkılsın, gerçeği arayan tek bir kişi kaldığı sürece, hiçbir kralın korku imparatorluğu baki kalmayacaktır. Git, rüzgarın sana ne fısıldadığını dinle, çünkü krallar sadece bağırır, ama hakikat hep fısıldar.