Şimdi yanıma sokulun bakalım, ateşin çıtırtısı kulaklarınıza bir ninni gibi gelsin. Size Lydia’nın o heybetli, bulutlara komşuluk eden dağından, yani Tmolos’tan bahsedeyim. Hani şu şimdilerde Bozdağ dedikleri yer var ya, işte o!
Bu Tmolos, öyle sıradan bir toprak yığını değil, anlayacağınız. Bir kere, bizim neşeli Dionysos’un şenliklerinin, o yerinde duramayan ruhunun doğduğu yerdir orası. Ama durun, işler hep şenlikli değil; bazen gökyüzü sakinlerinin gazabı bir rüzgar gibi eser, dağı taşı birbirine katar.
Bir zamanlar, adıyla anılan bir kral vardı. Ares’in oğlu olur kendisi; kan, kılıç ve savaş tanrısının soyundan gelince, insanoğlu biraz fazla mı güveniyor kendine nedir? Artemis’i bilirsiniz, o gümüş okların ve ormanların hanımı; hani yanında hep ceylanlar, sadık avcı arkadaşları gezer. İşte bu kral, bir gün Artemis’in yakın arkadaşlarından birine hiç de hoş olmayan, o kaba saba saygısızlığını göstermiş.
Bakın çocuklar, doğanın kendi kuralları vardır, hele bir tanrıçanın korumasındaysanız, haddini aşan herkes nasibini alır. Artemis, öfkesini göstermek için kılıcına davranmasına bile gerek duymaz; o sadece kaşlarını çatar, gerisi kendiliğinden gelir. Tanrıça, öfkeli bir boğayı kralın üzerine salıverdi. O azgın hayvan, sanki yer sarsılıyormuş gibi bir hızla kralı yerle bir etti.
Kralın oğlu, babasının cansız bedenini kucakladığı gibi, sevdiği dağın en yüksek, en vakur yerine taşımış. O günden sonra, o yüce dağ, artık babasının adıyla, yani Tmolos olarak anılır olmuş.
Şimdi bakınca, o karlı tepelere, sanki hala eski zamanların mağrur krallarının ve tanrıçaların fısıltıları duyulur. Lydia’nın güneşinde ısınan o kayalar, aslında ne hatalar saklıyor, ne hikayeler biriktiriyor, değil mi? Ama unutmayın, doğaya ve gökyüzü sakinlerinin sevdiklerine karşı her zaman nazik olun; yoksa bir gün bir boğa değil ama belki bir fırtına kapınızı çalar.
Hadi bakalım, şarap kadehimi biraz kenara bırakıp sizinle biraz daha oturayım; bu gece, dağların sırlarını konuşmak için pek güzel.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş, güzel ruhlu yolcu. Otur şöyle, toprağın kadim nefesini içine çek. Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar dağlara isimler verirler, sanki o heybetli kayalıklar kendi eşyalarıymış gibi. Oysa dağlar, sadece üzerine basılan birer mezar taşıdır çoğu zaman. Bugün sana Tmōlos'un hikayesini anlatacağım; hem bir kralın hem de koca bir dağın ismini taşıyan o talihsiz adamın.
Çoğu kişi onu Lydia'nın kudretli bir hükümdarı olarak bilir, hatta Kraliçe Omphalē ile yan yana anarlar. Ancak otoritenin o parlak zırhını biraz aralarsan, altındaki o kibirli ve doymak bilmez insanı görürsün. Krallar, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar; sanki rüzgar sadece onların buyruğuyla eser, sanki toprak sadece onların ayaklarının altında ezilmek için vardır. Tmōlos da böyle bir kraldı. Kendi gücüne o kadar inandı ki, Artemis’in kutsal ormanlarında gezinen bir gence, o sessiz ve masum ruhlardan birine saygısızlık etmeye kalktı.
Bak dinle, sevgili dostum; bu dünya, statüleri yüksek olanların, canı istediklerinde canını yakabilecekleri bir oyun alanı değildir. Tanrıça Artemis, sistemin sessizleştirmeye çalıştığı o genç arkadaşının hakkını aramaktan çekinmedi. Otoritenin o soğuk zırhı, öfkesi çığ gibi büyüyen bir boğanın darbeleri karşısında kağıttan bir kale gibi dağıldı. Şiddet, ne kadar sanatsal bir hüzünle anlatılırsa anlatılsın, özünde hep aynı acıdan beslenir. Kral, kendi hırsının kurbanı oldu; toprağa karıştı, bedeni o uçsuz bucaksız dağın derinliklerine gömüldü. Ve halk, o dağı kralın adıyla anmaya başladı. Sanki dağ, onun anısını yaşatmak ister gibi...
Görüyor musun? Krallar ölür, isimleri dağlara verilir ama hakikat orada, o kaya çatlaklarının arasında saklıdır. Bizler, o şarabın dingin neşesini yudumlarken, aslında yıkılan her otoritenin arkasından yükselen yeni bir gerçeği selamlıyoruz. Güce tapanlar dağların yüksekliğine bakar, biz ise o dağın aslında kimin acısıyla yoğrulduğunu sorgularız. Unutma evlat, hiçbir taht, bir masumun sessiz çığlığından daha yüce değildir.