Çok eski zamanlarda, güneş daha yeni yeni gözlerini açıp dünyayı uyandırırken, altın rengi parmakları olan Eos adında bir dostumuz varmış. Eos, yeryüzünde gördüğü en yakışıklı delikanlı olan Tithonos’a ilk bakışta vurulmuş. Onu o kadar çok sevmiş ki, hemen alıp kendi sarayına, gökyüzünün en yüksek köşesine götürmüş.
Tithonos da onu çok seviyormuş. Mutlu mesut yaşamışlar, Memnon ve Emathion adında iki de güzel çocukları olmuş. Eos bir gün kendi kendine düşünmüş: "Bu yakışıklı dostum hiç yaşlanmasın, hep benimle sonsuza kadar kalsın." Hemen o büyük gökyüzü krallığının kapısını çalmış ve Tithonos’a hiç ölmeyecek bir hayat hediye edilmesini istemiş.
İstemiş istemesine ama koca bir şeyi unutmuş; sadece ölümsüz olmayı dilemiş, hep genç kalmayı unutmuş! Yıllar geçtikçe, mevsimler birbirini kovaladıkça Tithonos yaşlanmaya başlamış. Önce saçları ağarmış, sonra adımları yavaşlamış, derisi incecik bir kağıt gibi büzülmüş. Zamanla o kadar küçülmüş, o kadar kurumuş ki, sonunda küçücük bir çekirgeye dönüşüvermiş.
Şimdi o çekirge, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte şarkı söylemeye başlıyor. Eos ise her sabah, sevdiği dostuna selam verirken gökyüzünü rengarenk boyuyor. Hani o yaz günleri duyduğunuz çekirge cıvıltıları var ya, belki de Tithonos'un eski günlerden kalma neşeli bir şarkısıdır, kim bilir?
Hadi bakalım, şimdi derin bir nefes al ve kulak ver, belki sen de duyarsın onun hikayesini.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın saraylarına, Gökyüzü sakinlerinin parıltılı kanatlarına bakıp onların her şeyi bildiğini sanır. Ama ben, yaşlı Silenos, şarap kadehimi gölgelere doğrulttuğumda, o parıltıların ardındaki o soğuk gerçekleri görürüm. Bugün sana Tithonos’un hikayesini anlatacağım; hani şu hırslı bir tanrıçanın oyuncağı haline gelen o zavallı adamın.
Tithonos, Troya kralı Laomedon'un oğluydu; yani bir sistemin dişlileri arasında ezilmeye mahkum edilmiş bir prens. Şafak tanrıçası Eos, onu gördüğünde aşkından ziyade, kendi bencilliğiyle yanıp tutuşuyordu. Onu alıp kendi sarayına kapattı, Tithonos’u kendi dünyasından koparıp bir piyon gibi köşeye yerleştirdi. Tithonos, Gökyüzü sakinlerinin kaprisli oyununda sadece bir seyirciydi; kendi kaderi üzerinde hiçbir söz hakkı yoktu.
Eos, Güçlüler'in kibrine sahipti. Sevgilisine ölümsüzlüğü bahşetti ama o çok önemli olan "gençliği" vermeyi unuttu. Ya da belki de unutmadı, evlat... Belki de sadece kendi isteği bitene kadar o oyuncağın nasıl yaşlandığını, nasıl büzülüp bir deri bir kemik kaldığını izlemekten keyif aldı. Güç, bazen en sevdiklerini bile bir yük olarak gördüğünde, onları kendi hatalı kararlarının içine hapseder. Memnon ve Emathion gibi iki güzel çocukları oldu ama bu bile Tithonos'un acısını dindirmedi.
Tithonos, o kadim sarayın koridorlarında yaşlandıkça yaşlandı. Büzüldü, küçüldü; sesi artık bir çığlık değil, sadece kuru bir cırtıltı haline geldi. Sonunda, o ihtişamlı hayatlardan geriye sadece bir çekirge kaldı. Gökyüzü sakinlerinin "sonsuz yaşam" dediği şey, aslında bir hapishaneden ibaretti. Birinin hırsı, diğerinin sonu oldu.
Unutma; güçlülerin sana sunduğu hediyeler, bazen kendi vicdanlarını rahatlatmak için hazırladıkları altın kafeslerdir. Bir dahaki sefere bir çekirgenin sesini duyduğunda, onun aslında kadim bir sarayda unutulmuş, yaşlı ve hüzünlü bir prensin hatırası olabileceğini düşün. Gerçekler, her zaman altın tahtların altında saklıdır.