Bakın çocuklar, ateşin kıvılcımları gibi parlayan şu hikayeyi dinleyin. Herkesin gürül gürül akan şelale misali konuştuğu, kılıçların şakırtısının gökyüzü sakinlerinin kulaklarını çınlattığı o büyük Troya Savaşı’nı bilirsiniz. Hani şu bizim güzel Akhilleus’un, hani o öfkeli Agamemnon’un olduğu yer... İşte tam o günlerde, Akha ordusunun içinde bir adam vardı ki, ne krallara benzerdi ne de kahramanlara. Adı Thersites.
Şimdi bu Thersites dediğin, öyle boylu poslu, zırhları güneş gibi parlayan biri sanmayın. İlyon önlerine gelenlerin en çirkiniydi derler. Bir ayağı aksak, bacakları çarpık, sırtı sanki üzerinde ağır bir yük taşıyormuş gibi kambur; kafası omuzlarının üstünde sivri bir tepeciği andırırdı, tepesinde de tek tük saçlar... Ama dli! Hele o dili! Sanki bir arı kovanıydı; ağzını açtığı an içinden bitmek tükenmek bilmeyen vızıltılar, iğneli sözler dökülürdü.
Askerler yorgun, krallar açgözlüydü. Herkes Agamemnon’a içinden saydırır ama kimse ağzını açıp tek kelime etmezdi. İşte bizim Thersites, o koca göğüslü, ağır zırhlı kralların karşısına dikilip herkesin dilinin ucundaki o zehirli lafları bağırıverirdi. Maksadı da belliydi; ortalığı karıştırıp askerleri güldürmek, o büyüklerin burnunu sürtmek. Eğlenceliydi belki ama ateşle oynamak, bilgece bir iş değildir, bunu hep hatırlayın.
Derken bir gün, zekasıyla tanınan, sözü dinlenen Odysseus’un sabrı taştı. Thersites yine bir ağız dalaşına girmiş, krallara dil uzatıyordu. Odysseus, o altın asasını kaptığı gibi Thersites’in üzerine yürüdü. Öyle bir kükredi ki, yer sarsıldı sanırsınız. "Bir daha," dedi Odysseus, "bir daha görürsem seni böyle zıpırlık ederken, and olsun ki omuzlarının üzerinde başını bırakmam! Çıkarırım o üzerindeki giysileri, seni anadan doğma, çırılçıplak bırakır, değneğimle döve döve gemilere kadar gönderirim!"
Ve o meşhur asa indi Thersites’in sırtına. Bir, iki, üç! Thersites acı içinde iki büklüm oldu, gözlerinden yaşlar sicim gibi aktı. Sırtında, o altın değneğin vurduğu yerde kocaman, kanlı bir şiş oluştu. İşte o an... Hani o az önce Thersites’e gülen, onunla eğlenen askerler var ya? İşte onlar, Thersites’in o zavallı halini, acı içinde diz çöküp yaşlarını silmesini görünce, bu sefer de onun haline kahkahayı bastılar. Ne garip değil mi? Kalabalıklar böyledir işte; dün alkışladığına, bugün bir değnek darbesiyle sırt çevirir.
Yıllar sonra Shakespeare diye bir adam çıktı, bu hikayeyi alıp bir sahneye taşıdı. O da Thersites’i ordunun soytarısı yaptı. Haklıydı da... Çünkü Thersites, hem herkesin nefret ettiği bir sivri dilli, hem de o koca kahramanların kibirli dünyasındaki tek dürüst şakacıydı.
Şimdi söyleyin bana bakalım küçükler; söylemek istediğini söyleyen mi daha cesurdur, yoksa o sözleri yutan mı? Ama unutmayın, her doğruyu her yerde söylemek, insanın sırtında çokça şiş bırakır. Hadi, biraz daha ateşin başına sokulun da size başka neler neler anlatayım...
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan, o parıltılı kalkanların ardında saklanan bir sır var... Kulaklarını aç da dinle, çünkü tarih, sadece kazananların sesini yankılayan boş bir mağara gibidir.
Thersites adında bir adamdan bahsedeceğim sana. Bilgeler ona 'çirkin' dediler, krallar ise 'soytarı'. Oysa o, Troya surları önünde bekleyen aç ve yorgun askerlerin içindeki o bastırılmış fırtınaydı. Agamemnon ve diğerlerinin, kendi hırsları uğruna binlerce insanı ölüme sürüklediği o devasa sahnede, Thersites tek bir şeyi haykırdı: "Bu savaş kimin savaşı?"
Sana anlatılanlarda onun kambur sırtıyla, aksak bacağıyla alay ederler. Güçlü olan, zayıfı bedeniyle aşağılayarak sesini susturmaya çalışır. Onu "çirkin" ilan ettiler ki, söyledikleri de kulağa "çirkin" gelsin. Ama güzel ruhlu evladım, şunu bil ki; gerçekler bazen en çarpık aynalarda gizlidir. O, kralların sofrasındaki o altın değneğin, aslında ne kadar kanlı olduğunu herkesin yüzüne vuran tek kişiydi.
Sonra Odysseus çıkageldi. O büyük zeka sahibi, o kurnaz kahraman... Bir askere, yani Thersites'e, o meşhur altın değneğiyle vururken aslında neyi savundu sanırsın? Adaleti mi? Hayır, sadece kendi otoritesini. O değnek Thersites'in sırtına indiğinde, orduya hakim olan o acımasız sessizlik, kralların ne kadar kırılgan bir korku üzerine kurulu olduğunu gösteriyordu.
Thersites yere yığılıp o acı gözyaşlarını dökerken, çevresindekilerin neden güldüğünü biliyor musun? Korkudan. Çünkü bir başkası daha aynı sonu yaşamasın diye, kendi vicdanlarını o adamın yarasıyla örtmeye çalıştılar. Shakespeare bile onu sadece bir soytarı kılıfına sokup yüzyıllar boyunca susturdu. Ama biz susturmayacağız, değil mi güzel yavrum?
Bir kadeh şarabın neşesi, bazen böyle acı gerçeklerin tortusunu unutturmak içindir; ama biz neşeyi de hüznü de aynı berraklıkta tutalım. Unutma; sistem, sesini yükselten herkesi önce alaya alır, sonra susturur. Thersites, hiçbir kahramanın dokunulmaz olmadığını, her otoritenin aslında ne kadar korkak bir gölge olduğunu bize fısıldayan o kadim aksaktır.
Yarın bir gün krallar veya krallar gibi davrananlar sana neyin doğru olduğunu söylemeye kalkarsa, Thersites'in o şişmiş sırtını ve susturulmuş çığlığını hatırla. Çünkü bazen en haklı olanlar, en çok örselenenlerdir.