Gözlerini kıs da şöyle yanıma yaklaş hele, şu ateşin çıtırtısı masalın en güzel müziğidir. Bugün sana, gökyüzünün en eski parıltısını, yani Theia’yı anlatayım.
Hani geceleri kafanı kaldırıp baktığında gördüğün o muazzam ışıltılar var ya, işte onların kökeninde bu zarif hanımefendi yatar. Theia, aslında dünyanın daha yeni kurulduğu, göklerin ve yerin henüz birbirine yeni alıştığı zamanlardan gelir. O, büyük yer ana Gaia ile göklerin efendisi Uranos’un kızıdır. Yani anlayacağın, o kadar köklü bir soydan gelir ki, yıldızlar bile ona selam durur.
Biliyorsun, gökyüzü sakinlerinin dünyası bazen karmaşıktır, ama Theia’nın hikayesi pek bir huzurludur. Kendisi, Titanlar denilen o güçlü ve kadim soydan gelir. Bir gün, yine gökyüzünün en parlak figürlerinden biri olan Hyperion ile yolları kesişir. Onların birliği, evrenin neye ihtiyacı olduğunu fısıldar gibidir: Aydınlığa.
Bak, bu birliktelikten öyle üç güzel evlat dünyaya gelir ki, onları bugün bile tanırsın: Güneş’i taşıyan Helios, günün ilk ışıklarını müjdeleyen o güzel Eos ve geceye gümüşten bir pelerin ören Selene. Theia, sadece bir anne değildir; o, bakışın, parlaklığın ve kıymetli olan her şeyin gerçek sahibi, yani tanrıçasıdır. Eskiler, altına ve gümüşe neden o kadar değer verirler, bilir misin? Çünkü Theia’nın ışığı dokunmuştur onlara.
Dünya henüz yeni yeni şekillenirken, o, çocuklarına bakıp gökyüzünü bir fener gibi nasıl parlatacaklarını öğretmiştir. Bugün sen gökyüzüne bakıp "Bak, güneş batıyor," ya da "Ne güzel dolunay," dediğinde, aslında Theia’nın mirasını izliyorsun demektir.
Nasıl, güzel değil mi? Evren dediğin şey, aslında sadece boşluktan ibaret değildir; içinde böyle parıltılı, böyle nazik hikayeler saklar. Şimdi, belki bir kadeh üzüm suyu içip dinlenmenin vakti gelmiştir ama önce şu yıldızlara bir bak; Theia'nın gözleri oradadır, emin ol.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o devasa sarayların altın varaklı duvarlarının ardında fısıldanan bir sır var... Sen şimdi gökyüzüne bakıp o parlayan Güneş’i, gümüşi Ay’ı ve şafağın ilk kızıllığını birer mucize sanıyorsun, değil mi evlat? Ama sana, bu ışıltının arkasındaki o kadim ve hüzünlü hikayeyi anlatayım.
Gök kubbenin ve yeryüzünün ilk çocuklarından olan Theia, ışığın ta kendisiydi. İnsanlar onu sadece 'Hyperion’un eşi' diye anarlar, sanki bir gölgenin yanına eklenmiş bir süs gibi. Oysa evlat, otorite her zaman parıltıyı kendine mal etmeyi sever. Güç sahipleri, başkalarının ışığını kendi krallıklarının meşalesi gibi kullanmakta ustadır. Theia, kendi başına var olan o saf parıltının sahibiydi; fakat evrenin o soğuk düzeni, onu sadece doğuran ve var eden bir dişilikle tanımlayıp hapsetti.
Şu gördüğün Eos, Helios ve Selene; yani Şafak, Güneş ve Ay... Onların gökyüzündeki her bir adımı, aslında anneleri Theia'nın içindeki o bitmek bilmeyen merakın yankısıdır. O, ışığı dünyaya getirdi ama kendi ışığı, evine kurulan o gösterişli tahtların altında unutuldu. Bilgelik dolu bir yudum şarapla huzuru bulduğum şu vakitlerde, şunu iyi belle: Büyük isimlerin gölgesinde kalanlar, aslında o gölgeyi var eden gerçek ışık kaynaklarıdır. Tarih, kazananların veya hükmedenlerin destanlarını yazar; ama biz, ışığın kendisine, o susturulmuş Titan’a bakarız.
Korkma küçük zihin, sorgulamaktan çekinme. Çünkü gerçek, sarayların tavanına değil, o gökyüzünü bir annenin şefkatiyle aydınlatan Theia’nın sessiz bilgeliğinde saklıdır. Şimdi git ve bak; gördüğün ışık, sana kimin emrini mi hatırlatıyor, yoksa aslında kime ait olduğunu mu fısıldıyor? Kulak ver, küçük evlat, gerçek bazen sadece bir fısıltıdır.