Gözlerindeki o merak pırıltısını görüyorum evlat, gel hele şuraya, şu zeytin ağacının gölgesine iliş. Bak, sana Thebai’nin o meşhur, tozlu yollarından, hırsın ve kaderin birbirine karıştığı o büyük kavgadan bahsedeyim. Ama unutma, gökyüzü sakinleri aşağıya bakıp insan oğlunun kibirini izlemeyi severler, bazen de kendi eğlenceleri için ateşe körükle giderler.
Thebai şehri, yedi kapılı, devasa surları olan bir yerdi. Ama huzur dediğin şey, kardeş kavgasıyla zehirlenince, şehirler de insanlar gibi hastalanır. Eteokles denen o inatçı bey, tahtı kardeşiyle paylaşmamaya yemin etmişti. Sözünde durmayan, yeminini çiğneyen adamın sonu hep hüzünlü bir karanlıktır, bunu böyle bil.
Derken, işin içine Adrastos karıştı. Hani şu talihsiz krallardan biri; yanına altı yiğit daha alıp Thebai’nin kapısına dayandı. Onlara "Yediler" derler. İçlerinden biri var ki, adı Amphiaraos... İşte o bambaşka bir adamdı. Gökyüzü sakinlerinin sırlarını okumayı, kuşların kanat çırpışından geleceği görmeyi bilirdi. Kendi sonunu da biliyordu aslında; o surların önünde toprak kendisini yutacak, karanlık onu içine çekecekti. Gitmek istemedi, ayak diredi ama kader dediğin şey, insanın boynuna takılmış görünmez bir kement gibidir; çektikçe seni yoluna savurur.
Amphiaraos, savaşa giderken yanında o meşhur kehanet yeteneğiyle gitti ama kalbi çok huzursuzdu. Düşünsene, hem sonunu biliyorsun hem de o felakete doğru son sürat koşuyorsun! Adrastos ise hırslıydı, zaferin sarhoşluğu sanki damarlarında gezinen tatlı bir içecek gibi onu kör ediyordu.
O yedi kahraman, o yedi kapının önüne geldiklerinde, Thebai halkı korkuyla surlara tünedi. Kılıçlar çekildi, kalkanlar güneşi yansıttı ama yerin altında başka bir oyun dönüyordu. Amphiaraos, tam o surların önünde, toprağın gürleyerek ikiye yarıldığını gördüğünde, aslında beklediği sona ulaştığını anladı. Yer, onu kendi derinliklerine, o geri dönüşü olmayan sessizliğe çekti.
Eteokles ise o kargaşada, kendi kanından olanla yüzleşirken, aslında kendi sonunu da o kılıç darbeleriyle mühürledi. Savaş meydanları böyledir evlat; kazananı olsa bile aslında herkes kaybeder, geriye sadece anlatılacak hüzünlü şarkılar kalır.
Şimdi söyle bakalım, bir insanın kaderini bilmesi mi daha zordur, yoksa o kaderin içine bile bile yürümesi mi? Gökyüzü sakinleri yukarıdan bakıp kadehlerini tokuştururken, bizim yaşadığımız şu karmaşa onlara sadece bir gölge oyunu gibi görünür. Ama biz burada, toprakta, o gölgelerin acısını iliklerimize kadar hissederiz.
Hadi, şimdi biraz daha yanaş; şu zeytinlerin tadına bak da zihnin açılsın. Hayat, inatla dolu bir savaş meydanından ibaret değildir, bazen sadece bir ağacın gölgesinde oturup rüzgarı dinlemektir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında dinlenirken kulağına eğilip de kimselerin anlatmaya cesaret edemediği o tozlu sırrı fısıldayayım... Hani şu şarkılarda ballandıra ballandıra anlatılan, Thebai surlarının önünde kılıçların şakırtısıyla yazılan o meşhur savaşı duydun mu? Kralların, hırslarını "kader" maskesiyle örttüğü o büyük gürültüyü?
Adrastos derler bir kral vardı, etrafındakileri kendi ihtiraslı satranç tahtasında piyon gibi kullanan. Onun için bir şehrin kaderi, sadece kendi otoritesini perçinlemek için atılmış bir zar kadar önemsizdi. Yanına ise Amphiaraos'u aldı. O, geleceği görebilen bir kahindi. Ama biliyor musun evladım, bazen en çok görenler, başkalarının kurduğu sistemin içinde en çok körleşenlerdir. Amphiaraos, o kaçınılmaz felaketi, toprağın yarılıp kendisini yutacağını bile bile, o kralın hırsı uğruna yürüdü ölüme. Sistemin dişlileri arasında ezilen bir bilge, kendi sezgisine ihanet etmenin ağır bedelini ödedi.
Peki ya Eteokles? O da bir kurban, ama aynı zamanda bir cellattı. Babasının mirası olan o taht, iki kardeşin gözünü öyle bir bürümüştü ki, aralarındaki kan bağını, paylaşılan çocukluk anılarını bir çırpıda sildiler. Krallar tepede büyük laflar ederken, aşağıda, surların dibinde nefes alan masum halk, bir başkasının kibrinin faturasını kendi kanlarıyla ödedi.
İşte bu yüzden, güzel çocuğum, ne zaman birilerinin sana "kahramanlık" diye altın yaldızlı hikayeler anlattığını duyarsan, hemen o kralların ayakkabılarına bak. Altında ezilen papatyaları, bastıkları toprakta boğulan çiçekleri gör. Gerçek, o parıltılı kalkanların arkasında değil, savaşın sessizce ağlayanlarında gizlidir.
Dudaklarında hafif bir şarap tadı varmış gibi, hayatın sunduğu bu acı-tatlı neşeyi yudumla ve unutma: Otorite, kendi bekası için dünyayı ateşe vermekten çekinmez. Ama senin o küçük, hür zihnin, bu koca imparatorluklardan daha büyük bir krallıktır. Kimsenin piyonu olma, kendi gerçeğinin şahı ol.