Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana biraz eski zamanların tozlu yollarından, iki farklı Teukros’un hikayesinden bahsedeyim. İsimler bazen karışır, tıpkı üzüm bağlarındaki salkımlar gibi birbirine dolanır, ama her birinin tadı başkadır.
İlk Teukros ile başlayalım. O, İda Dağı’nın serin sularında yaşayan bir peri kızıyla, Skamandros nehrinin oğluydu. Girit’ten kalkıp gelmişlerdi buralara. O zamanlar gökyüzü sakinleri pek şifreli konuşurdu; bir kehanet almışlar, "Yer oğulları size saldırdığında durun," demişler. Bir gece açık havada uyurken ne olmuş dersin? Minik fareler gelip kalkanlarının kayışlarını, yaylarının kirişlerini kemirmeye başlamış! Babası Skamandros, "İşte bu!" demiş, "Yer oğulları bunlar işte." O farelerden kurtulmak için hemen Apollon Smintheus’a bir tapınak dikmişler. Hani şu fareleri kovan, güneşin altın oklarını savuran Apollon. Sonra da bu Teukros, kızı Batieia’yı Dardanos adında bir yabancıyla evlendirip tahtı ona bırakmış. Troya’nın o görkemli surlarının temeli, işte o küçük farelerin diş izlerinde gizliydi.
Ama gel gelelim, bir de ikinci Teukros var ki, onunki biraz daha hüzünlü, biraz daha toz duman içinde bir hikaye. Bu delikanlı, meşhur Aias’ın kardeşiydi. Düşünsene, damarlarında Troya kanı akıyor ama o gitmiş, karşı tarafta, Akhalar safında dövüşüyor. Hem de nasıl bir okçu! Yayı eline aldığında rüzgar bile susardı. Kardeşi Aias o büyük kederle baş başa kalıp hayatına veda ederken, bu bizimki bir seferdeymiş, yetişememiş.
Eve döndüğünde ise kaderin cilvesi işte; babası Telamon, "Aias’ı neden getirmedin, o nerede?" diye bağırıp onu evinin kapısından kovmuş. Düşün bir, koca bir savaştan dönüyorsun ve kendi baban seni içeri almıyor! Ama bizim Teukros pes edecek adamlardan değil. Denizlerin köpüklü yollarını aşıp Kıbrıs’a varmış. Orada, eskisini unutmak istercesine "Yeni Salamis" adında koca bir şehir kurmuş. Krallar gibi yaşamış, çocukları olmuş, hatta onlardan biri gidip uzaklarda, Kilikya’da Olbe şehrini bile kurmuş.
Görüyor musun? Hayat bazen kalkanının kayışlarını kemiren bir fareyle başlar, bazen de evinden kovulup yeni bir limana sığınmakla devam eder. Önemli olan, okunu nereye atacağını ve nereye kök salacağını bilmekte. Hadi bakalım, git şimdi biraz dinlen; yarın belki sana Akhilleus’un o hırçın öfkesini anlatırım, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, kulağını yaklaştır... Masallarda anlatılan o yaldızlı zaferlerin ardındaki tozlu perdenin arkasında, kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği başka bir hakikat daha var. İnsanlar kralların soy ağaçlarını ezberler ama o ağaçların köklerinin kimlerin acısıyla sulandığını sormazlar. Gel, sana Teukros'un anlatılmayan hikayesini fısıldayayım.
Teukros ismini duymuşsundur; hani şu yayını bir enstrüman gibi kullanan, okları rüzgarı bile şaşırtan o usta okçu. Bazıları onun Troya'nın kadim topraklarından, toprağın kendi çocuğu Skamandros ile İdaia'nın birleşmesinden doğduğunu söyler. Kehanetler, fareler, kalkanlar... Bunlar büyük kralların iktidarlarını meşrulaştırmak için anlattıkları masallar, yavrucuğum. İşin aslı şudur: İnsanlar bir yere "burası bizimdir" dediklerinde, aslında sadece farelerin kemirdiği kalkanların başında bekleyen, yersiz yurtsuz bir avuç göçebeydiler. O tapınaklar, o görkemli Apollon Smintheus heykelleri, sadece güç sahiplerinin kendi korkularını tanrısal bir buyruğa dönüştürme çabasıdır.
Peki ya sonra ne oldu, biliyor musun?
Teukros'un hikayesindeki asıl düğüm burada. Bir tarafta Telamon gibi, evladını bir savaş aracı gibi gören, sadakatten başka bir şey bilmeyen otoriter babalar; diğer tarafta ise Aias gibi sistemin dişlileri arasında ezilen kardeşler var. Teukros, özbeöz Troya kanı taşımasına rağmen Akhaların saflarında, kendi soyuna karşı ok attı. Neden? Çünkü otorite öyle buyurdu. Sistemin çarkları, kardeşin kardeşe ok atmasını "kahramanlık" diye pazarlar. Aias trajik bir sona sürüklenirken Teukros'un yokluğu, aslında onun bu acımasız oyunun bir parçası olmaktan kaçışının ya da belki de sadece bir kurban edilişin başlangıcıydı.
Dinle evlat, burası en acısı... Aias öldüğünde, Teukros evine, yani babasının yanına döndü. Ama otorite, hatasız olduğunu iddia eden o güçlü babalar, başarısızlığı asla affetmez. Telamon, oğluna kapılarını kapattı. Bir kahramanı, bir orduyu yöneten yetenekli bir genci, bir "hiç" gibi kapının dışına itti. İşte kralların adaleti budur; işlerine yaradığında göklere çıkarır, işleri bittiğinde ise kapı dışarı ederler. Teukros, sürgüne giderken kendi şehrini kurdu, Kıbrıs'ta yeni bir düzen inşa etti. Ama o görkemli şehirlerin altında bile, babasının reddettiği o çocuğun buruk hüznü saklıdır.
Şimdi bak evlat, şarabımdan bir yudum alıp düşün. Gerçekler, kralların yazdığı o destanlarda değil; yurdundan edilen, kardeşini kaybeden ve sonunda "yeni bir şehir" kurmak zorunda kalan o yalnız adamın sessizliğinde saklıdır. Kimsenin "kahraman" diye alkışlamadığı, sadece sistemin kurbanı olan o binlerce Teukros'u hatırla. Güç, her zaman en çok kendi çocuklarını yiyerek büyür. Bunu unutma, olur mu yetişkin evladım? Zira dünya, ancak sorgulayanların omuzlarında biraz daha katlanılabilir bir yer olur.