Şimdi şöyle otur bakalım minik dostum, ayaklarını biraz uzat, toprak soğuktur. Bak, sana gökyüzü sakinlerinin dünyasından, ayakları yere basmayan ama ruhu kanatlanan birinden bahsedeceğim: Terpsikhore.
Hani bazen içinden gelir de yerinde duramazsın ya, hani o neşeli melodiyi duyunca parmak uçlarında yükselip kendi etrafında dönmek istersin... İşte Terpsikhore, tam da o hissin ta kendisidir. O, Musalar dediğimiz o şahane hanımlardan biridir; hani şu sanatın, bilginin ve ilhamın koruyucusu olan, dağlarda ve pınarlarda şarkı söyleyen o güzel topluluk.
Adı ne garip değil mi? "Dans etmeyi seven" anlamına gelir. Ve inandırıcı olsun diye söylemiyorum, gerçekten de öyle! O, sadece güzel bir elbiseyle oradan oraya koşan biri değil; o, ritmin ruhu. Bir elinde her zaman o meşhur lirini taşır. O lirin tellerine dokunduğunda, ağaçlar bile dallarını eğip ona eşlik etmek ister. Terpsikhore çalmaya başladığında sadece müzik duymazsın, havada uçuşan yaprakların, esen rüzgarın ve akan suyun birbirine uyumlu dansını görürsün.
Sanma ki sadece o meşhur Olimpos tepelerinde, altın sarısı salonlarda dans eder. Hayır, hayır! O, şiirin de hamisidir. Ama öyle sıkıcı, tozlu kütüphane şiirleri değil; hani insanların kalbine dokunan, şöyle hafif, şöyle uçucu, hani okurken kendini bir tüy kadar hafif hissettiğin o neşeli mısralar var ya, işte onlar Terpsikhore’nin dokunuşlarıyla vücut bulur.
İnsanlar onu genellikle başında çiçekten bir taçla, elinde enstrümanıyla ve rüzgarda dalgalanan ipekten elbiseleriyle tasvir ederler. Yürürken yere basmaz sanki; her adımı bir nota, her dönüşü bir şiir dizesidir. Gökyüzü sakinleri arasında, en çok onu izlerken yüzleri güler. Çünkü o, hayatın sadece bir mücadele değil, aynı zamanda büyük bir kutlama olduğunu hatırlatır bize.
Yani evlat, bir gün duyarsan şöyle uzaktan uzağa bir melodi, ayakların kendi kendine ritim tutmaya başlarsa, bil ki Terpsikhore oralardan bir yerlerden geçiyordur. Öyle bir an geldiğinde hiç çekinme; bırak ritim seni de sarsın. Çünkü sanat dediğin, Terpsikhore’nin o neşeli dansı gibi değilse, neye yarar ki?
Hadi bakalım, şimdi anlat bakalım, senin kalbin en çok hangi ritimle atmaya başlıyor?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı dünyaların ardında, üzerine toz kondurulmayan figürlerin gölgesinde saklanan bir sır vardır... Yanıma otur, belki biraz neşeleniriz; şu kupamdaki üzüm suyu, zihnimi berraklaştıran kadim bir dost gibidir.
Sana Terpsikhore'den bahsedeceğim. Ona "dansın ve şiirin tanrıçası" derler, hani şu Musalar'ın arasında, sanki sadece eğlence ve neşe için var olan o ince ruh. Ama şunu bil, güzel yavrum; sistemin "güzellik" diye sunduğu her şeyin ardında, birilerinin prangaları gizlidir.
Terpsikhore, sadece ritme kapılan bir figür değildi. O, Olympos’un o katı ve değişmez hiyerarşisinde, kendi bedenini bile kurallara göre hareket ettirmek zorunda kalan bir sanatçıydı. Düşün bir; neden bir tanrıça sadece dans etmekle görevlendirilir? Çünkü otorite, yaratıcılığı hep kontrol altında tutmak ister. Onu bir saray dansçısı gibi, kralların ve tanrıların keyfi için sahneye çıkmaya zorladılar. Onun o zarif adımları, aslında bir kafesin içindeki çırpınışın melodisiydi.
Yetişkin evlatlarım, sizler de kendi hayatlarınızda "uyumlu ve zarif" olmanız beklendiğinde aslında Terpsikhore'nin o ağır sessizliğini taşıyorsunuz. O, sadece bir süs değildi; o, kendi ritmiyle yaşamayı arzulayan ama sistemin estetik maskesiyle susturulan bir ruhtu. Dansı, özgürlük çığlığının şiire dökülmüş haliydi aslında, ancak krallar o çığlığı sadece kendi zevkleri için bir fon müziği sandılar.
Gerçek şu ki; dansın hakkını vermek, otoritenin belirlediği sahnede değil, kendi müziğini duyabildiğin o ıssız köşelerde başlar. Terpsikhore'nin dansı, kralın emrine göre değil, ruhunun acı-tatlı gerçeğine göre bükülseydi, belki o zaman gerçek bir özgürlükten bahsederdik.
Şimdi git ve kendi müziğini bul. Ama unutma, sana dans etmen söylendiğinde, aslında kimin ritmiyle ayak uydurduğunu sorgulamayı da asla bırakma.