Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana Trakya topraklarından, hani şu rüzgarın uğuldayıp durduğu o sert dağlardan bir hikaye anlatayım. İnsan kalbi dediğin şey garip bir kazandır; içinde bazen bal pişer, bazen de zehir. İşte bu Tereus dedikleri adam, aslında kudretli bir kraldı, harika bir savaşçıydı; ama içine öyle bir hırs, öyle bir karanlık düşmüştü ki, sonunu kendi elleriyle hazırladı.
O zamanlar, Atina Kralı Pandion’un iki güzel kızı vardı: biri Procne, diğeri ise Philomela. Tereus, Procne ile evlendi, bir de çocukları oldu. Mutlu bir yuva gibi görünüyordu ama insanın içindeki o doymak bilmez açlık yok mu, işte o tüm güzellikleri yakıp kül edebiliyor. Tereus, karısı Procne’nin kız kardeşi Philomela’ya gözünü dikti. Gönlünde bir yara açıldı değil mi? Hani, sahip olduğuyla yetinmeyip uzaklardaki parıltıya kapılan o bencil merak...
Tereus, kurnazlıkta sınır tanımazdı. Atina’ya gidip kayınpederine, karısının kız kardeşini özlediğini, onu ziyarete götürmek istediğini söyledi. Olanlar oldu işte; kızcağızı aldı, yola çıktı ama onu evine götürmek yerine, ıssız bir ormanın derinliklerinde sakladı. Hem de ne saklamak! Kendi kirli arzularına boyun eğmeyince, zavallı Philomela’nın sesini kesmek için dilini kopardı. Bir insanı susturmanın en vahşi yolu, değil mi? Ama unutma, gökyüzü sakinlerinin gözü her daim üzerimizdedir; adaletin terazisi bazen ağır işler ama mutlaka dengeye gelir.
Philomela dilsiz kalmıştı ama elleri hünerliydi. Bir tezgah başına geçti, yaşadığı tüm acıları bir kumaşa nakış gibi işledi. Her ilmekte bir feryat, her düğümde bir çığlık vardı. O kumaş Procne’nin eline geçtiğinde, kraliçenin kalbi öfkeden bir yanardağa dönüştü. İki kız kardeş, o acımasız krala öyle bir ders verdiler ki, anlatırken insanın tüyleri diken diken olur. Tereus’un kendi oğluyla hazırladıkları o akşam yemeği... Ah, sorma evlat, bazen intikamın tadı, insanın kendi dilinden bile acı olabiliyor.
Olaylar kopma noktasına gelince, hepsi birer kuşa dönüştü. Tanrılar mı onları böyle yaptı, yoksa acıları mı onları kanatlandırdı, orası muamma. Procne bir bülbüle, Philomela bir kırlangıca, o karanlık kalpli Tereus ise ibibik kuşuna dönüştü. O günden beri, bahar geldiğinde Procne’nin o içli ötüşünü duyarsan bil ki, o aslında geçmişin hüzünlü hatırasını arıyor.
Hayat işte böyle; bir bakarsın kralsın, bir bakarsın ormanda kanat çırpan bir kuş. Önemli olan, evlat, o içindeki kazanı hangi malzemeyle doldurduğun. Hadi şimdi git, biraz da sen kendi içindeki güzel hikayeleri işle, tıpkı o kumaş gibi nakış nakış olsun her günün. Şarabın tortusu dibe çöker, ama insanın yaptıkları tarihe, gökyüzü sakinlerinin hafızasına kazınır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, gözlerindeki o merak pırıltısı, henüz dünyanın sahte parıltılarıyla kirlenmemiş... Gel yanıma, şu ağacın gölgesine otur da sana o büyük kralların, o "kahraman" diye göklere çıkarılanların maskelerinin ardındaki çürümüşlüğü fısıldayayım. Şarap kadehimdeki son damla kadar berrak bir gerçek bu: Güç, bazen sadece kendini haklı görmek için dünyayı ateşe vermekten başka bir şey değildir.
Bugün sana Tereus’u anlatacağım, evlat. Hani şu destanlarda "büyük kral" diye geçen, kendi hırsının kurbanı olan adamı. Tarih kitapları ona bir hükümdar gözüyle bakar ama unutma; tacı olan herkesin zihni altınla parlamaz.
Tereus, sistemin ona verdiği o kör edici yetkiyle, her istediğinin kendisine ait olması gerektiğini sandı. Bir bağ kurmak, bir sevgi inşa etmek yerine, sahip olmayı seçti. Aedon'un (diğer adıyla Prokne) hayatını, kendi bencil arzularının bir uzantısı gibi gördü. O krallık saraylarında, kapılar ardında neler yaşandığını kimse sormaz; çünkü otorite her zaman kendi sessizliğini yaratır. Tereus, başkalarının acısını birer gölge gibi görmezden gelerek, kendi kibrinin esiri oldu.
Canım yavrum, gerçek şu ki; o saraylarda dönen dolaplar, aslında birer çığlıktı. Aedon, Tereus’un karanlığında kaybolduğunda, aslında o sistemin dişlileri arasında ezilen bir ruhtu. Tereus’un yaptıkları bir "hata" değil, otoritenin, karşısındakini insan yerine koymadığı anlarda açığa çıkan o ürkütücü bencilliğin sonucuydu. İnsanlar, kralın ellerindeki lekeyi görmek yerine, üzerindeki pelerini alkışlamayı seçtiler.
Bak, evlat... Eğer bir gün birileri sana "güçlüdür, bu yüzden haklıdır" derse, hemen oradan uzaklaş. Gerçekler, kralların tahtlarında değil, Aedon gibi susturulmaya çalışılanların, kendi seslerini kuş seslerine dönüştürüp gökyüzüne bıraktığı o hüzünlü melodidedir. Şimdi git ve her duyduğun destanı, içindeki o küçük vicdan pusulasıyla tartmayı öğren. Çünkü en büyük bilgelik, otoritenin gölgesinden çıkıp, kendi ışığınla yürümektir.