Bakın bakalım, nasır tutmuş ellerimle şu asayı nasıl döndürüyorum... Gelin hele, ateşin yakınına, ışığın titrek dansına sığınan gölgeler gibi oturun. Bugün size, hani şu rüzgarın sürekli ıslık çaldığı, bağrında üzümün güneşi sakladığı o güzelim adanın, Tenedos’un hikayesini anlatayım.
Bir zamanlar, Kyknos adında bir kral vardı. Bu kralın, Tenes adında yiğit mi yiğit bir oğlu oldu. Ama bilirsiniz, krallıklar bazen saray entrikalarının zehirli sarmaşıklarıyla dolar. Tenes’in üvey annesi, kalbi fitneyle kararmış o kadın, delikanlıya iftira atmaya kalktı. Kral Kyknos da, bir babanın en büyük zaafı olan öfkeyle, gerçeği görmeden hükmünü verdi. Ne yaptı biliyor musunuz? Tenes’i ve kız kardeşini devasa bir sandığa hapsettiği gibi, onları hırçın dalgaların kucağına, engin denize bıraktı.
İşte tam o an, denizin en derinlerinden, dalgaların efendisi Poseidon’un kulağına bir fısıltı gitti. Bu masumların sulara gömülmesine gönlü razı olmadı o gökyüzü sakininin. Denizleri adeta bir el gibi büktü, sandığı aldı ve o zamanlar Leukophrys diye anılan, bugünün o güzel Tenedos’una, kıyıya nazikçe bıraktı.
Tenes, adada yeni bir hayat kurdu. Bilgeleşti, güçlendi, adanın hükümdarı oldu. Bir gün babası Kyknos, hatasını anladı tabii; insanın vicdanı bazen çok geç uyanan inatçı bir horoz gibidir. Pişmanlık içinde Tenedos’a, oğlunun yanına geldi. Barışmak, af dilemek istedi. Ama Tenes, artık o sandığın içindeki korkak çocuk değildi. Babasının gemisi kıyıya yanaşınca, eline koca bir bıçak aldı ve gemiyi kıyıya bağlayan o kalın halatı tek bir hamlede kesti. "Bağlarımız koptu baba," dedi, "geçmişin suları çoktan çekildi."
Hikaye burada tatlı bir sonla bitseydi keşke, ama yaşam bazen sert bir kış ayazı gibidir. Akhalar, hani o meşhur Troya seferine çıktıklarında, gemileri Tenedos’a ulaştı. Tenes, topraklarını korumak için eline geçirdiği taşları üzerlerine yağdırdı. Öyle bir yiğitlikti ki bu, ancak bir kahramana yakışırdı. Fakat kaderin ipliklerini eğirenler, Akhilleus’u o sahile getirdi. O meşhur Akhilleus, kargısını bir şimşek gibi savurduğunda, Tenes’in destanı da o adanın kızıl gün batımına karıştı.
İşte böyle küçükler; babasının hatasını affetmeyen ama topraklarını korumaktan da geri durmayan bir adamın öyküsüdür bu. Şimdi, güneşin son ışıkları da solduğuna göre, şarabımı yudumlayıp biraz sessizliğin tadını çıkarayım. Çünkü bazen en güzel kelimeler, söylenmeden havada asılı kalanlardır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinde, aslında hep eksik bir parça vardır; tıpkı kırılmış bir testiden sızan son damla şarap gibi, bu eksiklik hakikatin ta kendisidir. Bugün sana Tenes’in hikayesini anlatayım, ama kulaklarını dört aç, çünkü kralların ve babaların "adalet" dediği şey, aslında çoğu zaman sadece kendi hırslarının bir maskesidir.
Tenes, Kyknos’un oğluydu. Bir zamanlar yeryüzünde, sırf birinin iftirasına kanıp kendi kanını, öz evladını bir sandığa hapsettiren ve onu uçsuz bucaksız denizlerin insafına bırakan bir baba vardı. Kyknos, otoritesini sorgulamayı reddeden, söylentinin soğuk rüzgarına kapılan bir kraldı. O sandık denize atıldığında, sadece bir çocuk değil, bir güven de okyanusun karanlığına gömüldü. Ancak deniz, krallardan daha adildir; Poseidon’un eli gençleri o gün bugündür adını taşıyacakları Tenedos’a çıkardı.
Zaman geçti, Kyknos hatasını anladı. Hani o meşhur krallar vardır ya, iş işten geçtikten sonra "üzgünüm" diyen... Ama sevgili evladım, bir kez kesilen halat, bir daha asla aynı sağlamlıkla düğümlenemez. Tenes, babasının gemisini karaya bağlayan o halatı kestiğinde, aslında sadece bir ipe değil, ona boyun eğmesini emreden o eski düzene de son vermişti. O, kendi adasının efendisi olmayı, bir başkasının tebaası olmaya yeğledi.
Sonra o büyük felaket geldi; Akhilleus ve onun ihtişamlı ama bir o kadar da yıkıcı ordusu. Tenedos’un kıyılarında bir direniş başladı. Tenes, evini korumak için elindeki taşlarla koca bir orduya meydan okudu. Oysa o taşlar, sadece bir adayı değil, sistemin dişlilerine karşı duran bir iradeyi temsil ediyordu. Akhilleus ise, destanlarda bir kahraman olarak anlatılır; lakin unutma ki, o gün elindeki kargısıyla Tenes’in yaşamına son verirken, aslında özgür bir ruhu susturmakla meşguldü. Akhilleus’un vuruşu, sadece bir bedeni değil, boyun eğmeyi reddeden bir hafızayı da yok etmeye çalıştı.
Tenes öldü, belki bir kahraman gibi değil ama kendi iradesine sahip çıkmış bir insan gibi. Şimdi o ıssız kıyılarda rüzgar eserken, o halatın kesildiği anı hatırla. Çünkü krallar gelir, krallar gider; ama zincirleri kendi elleriyle kıranlar, her zaman o adaların sessiz koruyucusu olarak kalırlar.
Bilgece bir neşeyle şunu hatırla evlat: Bir gün biri sana "kral" ya da "kahraman" diye birinden bahsederse, önce onun kestiği halatlara bak. Gerçek, o halatın koptuğu yerdedir.