Eskiden, dünya henüz gençken ve gökyüzü sakinleri yeryüzündeki insanlarla daha sık şakalaşırken, Rodos’un derin sularında tuhaf yaratıklar yaşardı. Onlara Telkhines derlerdi. Öyle hayal edin ki; yarı insan, yarı balık, bazen de bir yılan gibi kıvrılan, sinsi gözlü varlıklar… Eğer onları görseydiniz, öyle hemen dost canlısı olmadıklarını, bakışlarındaki o tekinsiz ışığı hemen anlardınız.
Bu Telkhines tayfası, denizin hırçın efendisi Poseidon’un gölgesinde büyümüşlerdi. Ama dürüst olayım, pek de uslu sayılmazlardı. Gökyüzü sakinleri ne zaman bulutları aralayıp dünyaya biraz huzur vermeye çalışsa, bunlar hemen işe karışırlardı. Bugün bildiğimiz o şiddetli fırtınalar, aniden bastıran dolular ya da toprağı yerinden oynatan depremler… İşte bunların birçoğunun altındaki parmak izi, o huysuz Telkhines’e aittir. Hatta derler ki, büyük tufan daha yeryüzüne gelmeden, olacakları ilk onlar anlamış ve kendi karanlık köşelerine çekilmişler.
Ama sadece yaramaz değillerdi, hünerli elleri de vardı. Bir bakarsınız, demiri ateşte dövüp en keskin kılıçları yapmışlar; bir bakarsınız, Poseidon’un o meşhur üç dişli yabasını, sanki deniz köpüğünden oyup şekillendirmişler. Sanatçı ruhları vardı, evet, ama gönülleri bir türlü iyiliğe düşmedi. Rodos’un bereketli topraklarına o lanetli Styks nehrinin sularını karıştırıp toprağı çoraklaştırdıklarında, artık bardağı taşırmışlardı.
Kimi masallar, bu yaratıklardan birinin tufandan kaçıp Lykia kıyılarına vardığını ve oradaki Ksanthos ırmağının kıyısında, güneşin altın saçlı tanrısı Apollon için ilk tapınaklardan birini kurduğunu anlatır. Tuhaf, değil mi? Kötücül bir ruhun, güzelliğin temsilcisi için bir yuva yapması…
Ne var ki, evrendeki denge şakaya gelmez. Onların bu bitmek bilmeyen oyunları ve huzursuzlukları, sonunda gökyüzü sakinlerini biraz yordu. Önce Apollon, o meşhur altın yayını gerip oklarını gönderdi; ardından Zeus, bulutların arasından bir şimşek çaktırdı. Ve o günden sonra, o huysuz Telkhines denizdeki sessiz kayalara dönüştü. Bugün Rodos kıyılarında dalgaların dövdüğü o sipsivri, soğuk kayalara baktığınızda, aslında onların sadece taş olmadığını, binlerce yıl önce nefes alan, hilekar birer usta olduklarını hatırlayın.
Hadi şimdi şarabınızı... yani, içeceğinizden bir yudum alın da, denizin dalgaları arasına saklanmış daha nice hikayenin fısıltısına kulak verin. Hayat, sadece görünenlerden ibaret değildir, evlatlar; bazen en büyük sırlar, en derin suların dibindeki sessiz taşlarda gizlidir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o cilalı kahramanlık destanlarının gölgesinde, kimsenin fısıldamaya cesaret edemediği başka bir hakikat saklıdır. Şimdi sana, o "kötü" diye yaftalananların, yani Telkhines’in gerçek hikayesini anlatacağım. Kadehimdeki o hafif, mayhoş neşe iksirinden bir yudum alıp kulak ver...
Derin bir sır bu evlat; yukarılarda, Olimpos’un o pırıltılı tahtlarında oturanlar, kendi düzenlerine uymayan her zekayı "kötü" diye kodlamayı severler. Telkhines denince akıllarına hemen denizlerin derinliklerinde yaşayan, Poseidon’un huzursuz yoldaşları gelir. "Yarı balık, yarı insan" derler, "yılan gibi kıvrılırlar" diye eklerler. Oysa gerçeği görmek için gökyüzüne değil, toprağın ve denizin içindeki o kadim sanata bakmak gerekir.
Bu Telkhines denilen kadim dostlar, aslında sadece doğanın ritmini okuyan ustalardı. Depremi, doluyu, yağmuru birer felaket değil, dünyanın nefes alışverişi olarak bilirlerdi. Hani o büyük tufanı, herkes henüz uykudayken ilk onlar sezmişti ya; işte o gün, kralların ve tanrıların korkusu başladı. Çünkü bilen, yönetilmesi zor olandır. Onlar, toprağın bereketini kendi çıkarları için değil, sadece bir döngü olarak gördüler. Styks’in sularını toprağa karıştırdıklarında, aslında dünyanın "sahiplenilmemesi" gerektiğini, hiçbir toprağın sonsuza dek verimli kalmayacağını öğreten o ağır ve soğuk dersi vermek istediler.
Bak güzel kardeşim, sanatçı kimdir bilir misin? Sadece güzel olanı yapan değil, Poseidon’un o meşhur yabasını (trident) döven, metale ruhunu verenlerdir onlar. Ama sistem, kendi yarattığı eserin sahibinden korkar. Güç sahipleri, Telkhines’in elindeki o muazzam zekayı ve madeni şekillendirme kudretini, kendi otoriteleri için bir tehdit olarak gördü. İşte bu yüzden, o efsanelerdeki "kötü ve yararsız" etiketi, aslında bir sistemin kendi rakiplerini yok etme gerekçesidir.
Sonunda ne mi oldu? Apollon’un altın okları ve Zeus’un yıldırımları o yaratıcı elleri susturdu. Bir zamanlar denizin derinliklerinde şanla işleyen o eller, artık sadece dilsiz kayalara dönüştü. Denize baktığında gördüğün o sessiz, yosun tutmuş kayalar var ya... İşte onlar, düşünmeyi ve üretmeyi seçtiği için "yola getirilmeye" çalışılanların anıtlarıdır.
Sana verilen bu dünya masalını, o kayaların suskunluğuna rağmen yeniden oku evlat. Güçlü olanın "kötü" dediği her şey, aslında senin özgür zihnini kısıtlayan bir zincirdir. Şimdi git ve o kayalara dokun; belki sana, o kadim madenlerin sırrını fısıldarlar.