Thesauros Mythology Telephos

Telephos

Telephos

Herakles'in oğlu Telephos; kaderin ağlarıyla sürgün edildiği Mysia’da kral oldu. Akhilleus’un kargısıyla yaralanıp, yine onun eliyle şifa buldu.

Herakles ve Auge’nin müşterek ürünü olan Telephos, doğumundan itibaren iktidar mekanizmalarının ve kehanetlerin çizdiği dar koridorlarda nefes almaya mahkum edilmiş bir figürdür. Henüz doğmamış bir hayatın, hanedan dengelerini bozacağı iddiası, otoritenin kendi devamlılığını korumak adına bir anneyi ve bebeğini sandıkla denize terk etmesine neden olur; bu, muktedirin kendi güvenliği uğruna en doğal bağları dahi nasıl tasfiye edebileceğinin ilk nişanesidir. Farklı anlatılar, Telephos’un dağ başında çobanlar tarafından büyütülürken tesadüfen dayılarını öldürüp Arkadya’dan sürülmesiyle, yasaların ve toprak sahiplerinin sınırlarına hapsoluşunu pekiştirir. Delphoi tapınağında tanrı sözcüsünün labirentlerine giren Telephos, öz anasıyla evliliğin eşiğine geldiğinde, kurumsallaşmış aile yapısının ve hiyerarşinin aslında nasıl kör bir tesadüfe dayandığı gözler önüne serilir; ancak bu trajedi, Mysia tahtına giden yolda sadece bir duraktır.

Akhaların Troya seferi sırasında rotasını şaşıran egemen güç, kendi sınırlarını savunmaya çalışan Telephos’u bir engel olarak görür. Akhilleus’un karşısında Dionysos’un müdahalesiyle ayağına takılan asma kütüğü, bireyin tarihsel zorunluluklar ve tanrısal düzenlemeler karşısındaki çaresizliğini temsil eder; Akhilleus’un kargısı ise fiziksel yaralanmanın ötesinde, hükmedenin yarattığı tahakkümün kalıcı damgasını açar. İyileşme umudu için Aulis’e, yani düşmanının safına dilenci kılığında gitmek zorunda bırakılan Telephos, tragedyada Euripides’in kalemiyle dilenerek, ağlayarak ve sızlanarak varlığını kanıtlamak zorundadır; bu, özgür bir bireyin, karşısındakinin merhametine ve otoritesine muhtaç bırakıldığı o utanç verici boyun eğiş anıdır. Akhilleus’un kargısının pası yarayı iyileştirdiğinde, Telephos artık bedelini ödemiş bir tebaa gibi Akhalara yol gösterir. Savaşın içine bizzat girmese de, oğlu Eurypylos’un bir bölükle Priamos’un safında yer alması, iktidar oyunlarının ve çatışmaların, bireyleri ve kuşakları, kendi iradeleri dışında, sistemin devamlılığı için birer piyon olarak nasıl öğüttüğünü gösterir.
Silenos
Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş hele. Şu elindeki asayı bırak, benim de nasırlı ellerim biraz dinlensin. Sana, kaderin ağlarını nasıl ilmek ilmek ördüğünü, Telephos adında bir yiğidin başından geçenleri anlatayım. Hikaye biraz karışık, tıpkı hayatın kendisi gibi; bazen gözyaşıyla başlar, bazen bir asma kütüğüyle biter.

Telephos, o herkesin bildiği, koca pazılı Herakles’in oğluydu. Ama annesi Auge’nin talihsizliği daha çocuk doğmadan başlamıştı. Kahinler, bu çocuk büyüyünce dayılarını öldürecek dediler. Koca krallar korkunca, anneyi ve henüz doğmamış yavruyu bir sandığa koyup denizin hırçın dalgalarına terk ettiler. Kader bu ya, o sandık batmadı. Telephos, Mysia kıyılarında kendine bir yol buldu. Ancak bazıları da der ki, o Arkadya dağlarında çobanların arasında büyüdü. Ve o talihsiz kehanet, tam da o dağlarda gerçekleşti; Telephos bir kaza eseri kendi dayılarını öldürüverdi. Gökyüzü sakinleri bazen yazgıyı böyle acı bir mürekkeple yazarlar, ne yaparsın?

Vakti gelince, Delphi’deki o meşhur kahinin kapısını çaldı bizimki. "Annemi ve krallığımı nerede bulurum?" diye sorunca, Mysia’nın yolları göründü ona. Ama kaderin bir şakası daha vardı: Mysia’da annesiyle karşılaştığında ikisi de birbirini tanıyamadı. Az kalsın o korkunç düğün gerçekleşecekti! Ama gökyüzü sakinleri o gün iyi ki araya girdiler de bu felaket önlendi. Sonunda taht Telephos’a kaldı kalmasına ama huzur bulmak öyle kolay mı?

Akhalar, o meşhur Troya seferine çıkarken yollarını şaşırıp Mysia kıyılarına dayandılar. Telephos, kendi yurdu için, yiğitçe kılıcını çekti. Öyle bir çarpıştı ki, karşısına kim çıksa deviriyordu. Fakat karşısına o meşhur Akhilleus çıkınca işler değişti. Bizimki geri adım atıp kaçmaya başladı. Tam o sırada, benim sevgili dostum Dionysos –ki kendisi şenliğin ve üzümün efendisidir– bir asma kütüğünü sanki bilerek Telephos’un ayağına doladı. Telephos düştü, Akhilleus da kargısını onun kalçasına saplayıverdi.

Yara öyle bir yaraydı ki, hiçbir merhem fayda etmedi. Yıllarca inim inim inledi. Sonunda biliciler, "Yarayı açan, ancak o iyileştirebilir" dediler. Telephos, gururunu bir kenara bıraktı, dilenci kılığına girdi. Akhilleus’un huzuruna çıkıp yalvardı, yakardı. Akhilleus, kargısının ucundaki pası kazıyıp yaraya sürünce, mucize bu ya, Telephos iyileşti. O da şükran borcu olarak, Akhalara Troya’nın kapılarını açacak doğru yolu gösterdi.

Kendi savaşa girmedi ama oğlu Eurypylos, babasının yiğitliğini alıp Priamos’un yardımına, Troya surlarının önüne kadar gitti. İşte böyle çocuk; bazen bir asma kütüğü, bazen bir kargı ucu, bazen de bir annenin kavuşma anı, tarihin gidişatını değiştirir. Şimdi uzat ayağını, şu ateşi biraz daha besleyelim, gece henüz genç.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme