Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Şu meşe ağacının gölgesi hem serin hem de eski hikayelere gebedir. Elindekini şöyle bırak, zihnini boşalt da sana o meşhur Odysseus’un oğlu Telemakhos’un, yani bir "yokluğu var etmeye" çalışan o genç adamın hikayesini anlatayım.
Telemakhos dendiğinde çoğu kişi aklına hemen babasının devasa gölgesini getirir. Haklılar da; babası Troya’ya, o bitmek bilmeyen savaşa gittiğinde Telemakhos daha kundakta, ağzı süt kokan bir bebeydi. Hatta babası onu elçilerden korumak için biraz hileli bir tiyatro bile oynamıştı ya, neyse... O başka bir gecenin masalı.
Aradan yıllar geçti, İthake sarayı bir zamanlar neşeli şenliklerin yapıldığı yerken, şimdi babasının dönüşünü beklemeyen, sofrayı yağmalayan, anasının sabrını zorlayan o arsız taliplerle doldu taştı. Telemakhos büyümüştü artık; omuzları genişlemiş, bakışlarına biraz ciddiyet çökmüştü. Kendi evinde, kendi sofrasında, yabancıların kadeh kaldırdığını izlemek zordur, bilirsin. Bir şeyler yapmalıydı ama elinden pek bir şey gelmiyordu; çünkü bilge ve kurnaz babası ortada yoktu.
Sonunda, o "yok mu bir haber getiren?" diye sormaktan vazgeçip, yollara düşmeye karar verdi. Kaderin ağları bazen hiç beklenmedik bir şekilde örülür. Gökyüzü sakinlerinden, o akıl ve strateji tanrıçası Athena, akıl hocası Mentor kılığına girerek yanı başına bitiverdi. Birlikte yelken açtılar. Nestor’un, Menelaos’un kapısını çaldılar. Orada, koca koca kralların karşısında, babasının o meşhur Troya savaşındaki hikayelerini dinlerken, aslında kendi kimliğini arıyordu genç adam.
Dönüş yolu kolay olmadı, zira o arsız talipler yolunu kesip pusu kurmuşlardı. Ama akıllı çocuk, limana değil, ıssız bir kumsala yanaştı. Ve işte orada, o meşhur karşılaşma yaşandı! Bir tarafta, yılların yorgunluğuyla dilenci kılığına girmiş kurnaz Odysseus; diğer tarafta ise babasını ararken aslında bir erkeğe dönüşen Telemakhos.
İkisi o domuz çobanı Eumaios’un mütevazı kulübesinde buluştuklarında, gökyüzü sakinleri bile nefeslerini tutup izlemiştir onları. Önce bir yabancı sandı onu; sonra babası gerçeği açıklayınca, o saraydaki karmaşayı bitirmek için el birliğiyle bir plan kurdular. O günden sonra Telemakhos artık sadece Odysseus’un oğlu değildi; o, kendi evinin düzenini sağlayan, babasıyla omuz omuza duran bir savaşçıydı.
İşleri bittiğinde, annesi Penelope’ye sarıldığını gördüğünde, içindeki o bitmek bilmeyen bekleyişin yerini huzurlu bir gururun aldığını görebiliyordun. Odysseia destanı bittiğinde Telemakhos’un hikayesi de gölgelerin arasına çekilir ama unutma evlat; bir babanın hatırası ne kadar büyük olursa olsun, kişi kendi yolunu kendi adımlarıyla çizer.
Hadi, şimdi şu meşin mataradaki birazcık içeceği yudumla da kendine gel. Yol uzun, anlatacak daha çok şey var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Telemakhos’un Sessiz Çığlığı
Bak küçük yolcu, sana kadehimdeki hafif bir yudum şarabın neşesiyle değil, taşların ve tozlu yolların fısıltısıyla anlatacağım. Masallarda sana anlatılmayan, kralların görkemli zırhlarının altına saklanan bir sır var... Telemakhos ismini duymuşsundur, hani o Odysseus’un oğlu.
Herkes onun 'kahramanın oğlu' olma sınavından geçtiğini anlatır. Ama gel, biz gerçeğin çeperine dokunalım. O, annesi Penelope'nin gözyaşları arasında büyüyen, evi babasının maceraları uğruna yağmalanan bir çocuktu. Bir düşün; babası Odysseus, şanı ve namı için uzak diyarlarda savaşırken, Telemakhos evinde kendi krallığının işgal edildiğini izleyen sessiz bir mahkumdu. O saraydaki talip denen yağmacılar, aslında gücün ve açgözlülüğün ta kendisiydi; tıpkı bugün kralların kendi çıkarları uğruna küçük insanların huzurunu bozmaları gibi.
Ona yol gösteren Athena’nın bilgeliği miydi, yoksa sistemin onu bir piyon gibi oradan oraya sürüklemesi mi? Mentor kılığında bir tanrıça tarafından yönetilmek, kendi kararlarını vermekten alıkonulan bir çocuğun trajedisidir. Nestor ve Menelaos gibi dev figürlerin yanında, kendi sesini bulmaya çalışan bir gencin ürkekliğini görebiliyor musun? O adamlar, savaşı bir destan gibi kutsarken, Telemakhos aslında kendi kimliğinin, babasının gölgesinde nasıl eridiğini izliyordu.
Ve o meşhur kavuşma... Bir baba ile oğulun, elleri kanlı bir sistemin parçası haline gelmeleri. Telemakhos'un talipleri babasıyla birlikte avlaması, bir ergenlik geçişi değil, bir 'kurbanın' cellada dönüşme hikayesidir. O sarayın zeminine saçılan sadece talihsizlerin hayatları değil, Telemakhos’un çocukluğu ve masumiyetiydi. Tarih onu sadece babasının sadık bir yardımcısı olarak yazar ama ben sana söyleyeyim; o, otoritenin ağırlığı altında ezilen, kendi yolunu çizmek yerine babasının yarım bıraktığı kılıcı devralmak zorunda bırakılan, sistemin sessizce yuttuğu binlerce gençten sadece biriydi.
Şimdi anlıyor musun evlat? Güç sahipleri evlerine döndüğünde, olan yine içeride bekleyen o sessizlere olur. Kimse Telemakhos'un o anlarda ne hissettiğini sormaz. Sadece 'iyi bir evlat' olduğu söylenir. Oysa belki de tek istediği, o kılıcı eline almak değil, o kılıçların hiç var olmadığı bir İthake'de huzurla yaşamaktı.
Unutma, bazen kahraman denilen figürlerin ardında, aslında hiç seçmedikleri rollerin ağırlığıyla yaşayan çocuklar vardır. Bilgeliğin ilk adımı, o parlayan zırhların içindeki titreyen kalbi duyabilmektir.