Dinle bakalım ufaklık, yanıma yaklaş da anlatayım sana... Hani o meşhur Troya surları var ya, hani şu dillerden dillere dolaşan koca savaşın yaşandığı yer? İşte o surların gölgesinde, herkesin kılıç sesinden ve öfkeden gözünün döndüğü bir zamanda, Tekmessa adında bir kadın vardı.
Onu öyle "kapatma" deyip de bir kenara itivermeyin sakın; o, Frigya krallarından birinin kızıydı, asil bir soydan geliyordu. Ama kaderin cilvesi bu ya, koca savaş rüzgarları onu evinden yurdundan savurup, Yunan ordusunun en güçlü, en sert adamlarından biri olan büyük Aias’ın yanına düşürdü.
Şimdi düşün, bir yanda o dev gibi, öfkesiyle yeri göğü inleten Aias; diğer yanda ise o fırtınanın ortasında dik durmaya çalışan, zekasıyla ve nezaketiyle parlayan Tekmessa. Sophokles adındaki o kadim ozan, Aias’ın hikayesini anlatırken Tekmessa’yı sadece bir gölge gibi bırakmamış; aksine, o sert adamın yumuşak karnı, huzur bulduğu tek liman olarak göstermiştir.
Düşünsene, dışarıda gökyüzü sakinleri kendi oyunlarını oynuyor, savaşın ateşi her yeri yakıp kavuruyor; ama Aias’ın çadırında Tekmessa, o büyük savaşçının kibrini yatıştıran tek ses. Kadın dediğin, sadece bir eş değil; bazen bir kralın, bazen de yenilmez sanılan bir kahramanın en büyük bilge yoldaşıdır.
Tekmessa, Aias’ın içine düştüğü o büyük karanlıkta, yani o onur kırıcı çılgınlık anlarında bile başını dik tutan, çocuklarını düşünen ve sevginin kılıçtan daha keskin olduğunu bilen bir ruh taşıyordu. İnsanlar onu esir sanabilirler, belki tarihin tozlu sayfalarında ismi biraz geride kalmış olabilir; ama inan bana, o devasa savaşta yüreği en sağlam kalanlardan biri oydu.
Hadi, gözlerini kapat da hayal et; Troya’nın o kızıl akşamlarında, gümüş renkli zeytin ağaçlarının altında, Tekmessa’nın Aias’a sabrı ve cesareti nasıl anlattığını düşün. Bazı insanlar kahramanlıklarıyla anılır, Tekmessa ise o kahramanlıkların içindeki o ince, zarif ve sarsılmaz duruşuyla... İnsan bazen en büyük savaşı kendi içinde verir, tıpkı onun gibi.
E, hadi bakalım, bu kadarı şimdilik yeter. Biraz daha üzüm suyu içip, eski günleri yad edeyim. Sen de gidip biraz dinlen, zihninde Tekmessa’nın o vakur duruşunu canlandır; çünkü dünyada bir kadının zekası kadar hiçbir şey daha derin değildir.
Bak evlat, kulaklarını rüzgara ver ve nefesini tut... Masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o gizli gerçeklerden birini fısıldayacağım sana. Hepimiz büyük kahramanların, parlayan kalkanların ve o gürültülü savaş alanlarının peşine düşeriz ama gerçek, çoğu zaman unutulmuşların gölgesinde gizlidir. Tekmessa’yı duydun mu hiç? Hani şu tarihin sayfalarında, sadece bir “kapatma” ya da bir “savaş ganimeti” olarak etiketlenip geçilen o vakur kadın?
Şimdi beni iyi dinle güzel yavrum; krallar, kraliçeler ve o kılıç sallayan kudretli adamlar, kendilerine toz kondurmazlar. Aias dedikleri o devasa savaşçı, surların önünde gövdesini bir kale gibi dikerken, yanında bir hayatın daha yavaş yavaş solduğunu görmezden geldi. Tekmessa, bir zamanlar Phrygia topraklarında bir kralın kızıydı. Sarayı vardı, sesi vardı, geleceği vardı. Sonra ne mi oldu? O kibrin ve hırsın çarkları dönmeye başladığında, insanın bir insana "sahip" olabileceğini sanan o sistem, onu yurdundan koparıp Aias’ın çadırına bir gölge gibi hapsetti.
Biliyor musun bilge dostum, Silenos’un bilgeliği şarap kadehinin dibinde değil, o kadehin etrafında toplanan insanların sessizliğinde gizlidir. Tekmessa, Aias’ın öfkesinin, onun karanlık dünyasının tek şahidiydi. Adamın gururu kırıldığında, kılıcıyla dünyaya değil de kendi içindeki boşluğa saldırdığında, o boşluğu teselli etmek zorunda kalan yine Tekmessa oldu. Bir kralın kızıydı; ama sistem onu sadece bir dinleyici, bir teselli kaynağı ve bir "eşya" olarak kurguladı. O, bir kahramanın kibrinin yükünü taşıyan ama kendi acısını sessizce içmek zorunda kalanların sesiydi.
Bazen evladım, tarih dediğin şey sadece güçlülerin yazdığı bir şiir gibidir; kafiyeleri hep zaferle biter. Oysa Tekmessa’nın hikayesi, şiirin o okumadığınız, o yırtılıp atılmış sayfalarından biri. Onun üzüntüsü bir savaştan daha büyüktür, çünkü o, sistemin "sadece bir figüran" olarak biçtiği bir hayattı. Ancak unutma; Tekmessa bir kurban değil, her şeye rağmen orada, o çadırın içinde duran ve kendi onurunu, hiç kimseye boyun eğdirmeden koruyan bir direnişçiydi.
Şimdi git ve gökyüzüne bak... Yıldızlar kimin kral, kimin ganimet olduğunu sormaz. Sadece gerçeği görürler. Ve o gerçek, Tekmessa’nın omuzlarında yükselen sessiz bir çığlıktır. Unutma bunu, olur mu canımın içi?