Eski zamanların tozlu yollarından, rüzgarın fısıltısından bir hikaye anlatayım size. Gözlerinizi kapatın ve denizin o meşhur kokusunu hayal edin; hani şu Ege’nin mavi sularının, güneşle dans ettiği o yerlerin kokusunu…
İşte orada, güneşin her sabah ilk selamını verdiği topraklarda, yani Lydia’da, çok ama çok garip bir bebek dünyaya geldi. Bu öyle bir bebekti ki, annesi ve babası onu kucaklarına aldıklarında şaşkınlıktan dilleri tutuldu. Neden mi? Çünkü çocuk, doğduğu anda bembeyaz, pamuk gibi saçlarla dünyaya gelmişti! Sanki yaşlı bir bilgenin bilgeliğini, doğar doğmaz ruhuna mühürlemişlerdi. Adına Tarkhon dediler. Bazıları onun, Telephos gibi efsanevi bir kahramanın oğlu olduğunu söyler, gökyüzü sakinlerinin ona daha ilk nefesinde büyük bir kader biçtiğine inanırlardı. Haklıydılar da; o saçlar boşuna ağarmamıştı, içinde fırtınalı bir geleceğin haberi vardı.
Tarkhon büyüdüğünde, gözleri hep ufka, denizin ötesindeki bilinmezliklere bakardı. Zaman gelmişti, halkı için yeni bir yuva bulması gerekiyordu. Ama öyle kolay bir iş değildi bu; koca bir milleti, yani Etrüskleri, Anadolu’nun o bereketli topraklarından alıp gemilere bindirmek… Bir nevi, rüzgarı arkasına alıp bilinmeyen bir kıyıya gitmek gibiydi.
Etrüskleri topladı, gemilerini yaptı ve engin denizlere açıldı. Denizlerin o tuzlu tadını, dalgaların hırçın sesini dinleyerek ilerlediler. Gemiye bir kadeh nezaket katar gibi, rotalarını İtalya’nın kuzeyine, o sisli ve verimli topraklara çevirdiler. Tarkhon, sanki bastığı yeri biliyormuş gibi kendinden emin adımlarla ilerledi.
İtalya’nın kıyılarına vardıklarında sadece bir yerleşke değil, adeta bir medeniyetin tohumlarını ekti. Tarquinii şehrini kurdu. Bugün hala o kadim şehirlerin kalıntılarına baktığınızda, Tarkhon’un o yaşlı ve bilge ruhunun izlerini görebilirsiniz. O, sadece bir kral ya da bir göçmen değildi; o, halkının kaderini sırtlayan bir rehberdi.
Şimdi elinizdeki o güzelim kitaplara baktığınızda, bir gün Tarkhon’un adını görürseniz şaşırmayın. Hatırlayın; hani şu doğar doğmaz saçları bembeyaz olan, denizin ötesinden büyük bir umudu sırtlayıp yeni bir dünyaya taşıyan o bilge adamı. Hayat bazen böyledir işte; başı sonu belli olmayan bir yolculukta, bazen bir saç teli kadar narin, bazen bir şehir kuracak kadar güçlü bir iradeyle ilerlersiniz.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Hikayeler biter ama rüzgar esmeye devam eder, değil mi?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, zira rüzgar bile bu ismi fısıldarken çekinir. Sana Tarkhon’u anlatacağım; hani o tarih kitaplarının "şerefli bir kurucu" diye üzerine altın yaldızlar serptiği adamı.
"Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler"
İnsanlar ona 'ak saçlı çocuk' derdi, sanki doğuştan bilgeliği taşıyormuş gibi. Oysa evlat, bir bebeğin saçının beyaz olması bilgeliğin değil, kederin veya genetik bir kırılganlığın izi olabilir; bunu kutsal bir işaret sananlar, aslında kendi kör inançlarının esiri olanlardır. Tarkhon, Lydia kıyılarından, yani Anadolu’nun o bereketli topraklarından alınıp, bir halkı yabancı diyarlara sürükleyen o meşhur göçün başındaydı.
Peki, bir kral neden huzurlu evini terk eder de bilmediği topraklara, sırf "şehirler kurmak" adına yola düşer? Tarihçiler buna 'şanlı bir kader' derler ama benim gördüğüm başka; bu, yerleşik düzenin baskısından kaçan, kendi otoritesini yeni bir coğrafyada dikmek isteyen bir hırsın hikayesidir. Tarkhon, Etrüskleri peşinden sürüklerken onlara bir vatan mı vaat ediyordu, yoksa kendi kurduğu düzenin kölesi mi yapıyordu? Güç sahipleri her zaman bir 'vaat edilmiş toprak' masalı uydurur; zira insanlar, kendi kaderlerini bir otoritenin ellerine bırakmaya dünden razıdır.
Tarkhon’un kurduğu o görkemli şehirlerin temellerinde, sadece taşlar değil, köklerinden koparılmış insanların sessiz çığlıkları da yatıyor. İtalya'nın o kadim topraklarında şehirleri yükseltirken, aslında o topraklarda zaten yaşayanların hukukunu elinden almadı mı? Güç, her zaman bir yerlerden bir şeyler eksilterek inşa edilir.
Yine de yavrucuğum, hayatın şarabından bir yudum alırken şunu unutma: Tarkhon bir kahraman değil, sadece zamanın dişlileri arasında kendi krallığını kurmaya çalışan, korkuları olan bir insandı. O, tarih sayfalarındaki o kusursuz mermer heykel değil; tıpkı senin ve benim gibi, bazen yanlış yollara sapan, bazen de sadece hayatta kalmaya çalışan bir ruh.
Şimdi git ve etrafındaki o 'kurucu' olduğunu iddia eden büyüklerine bak. Onların 'ak saçlı' efsanelerinin ardında hangi sessizlerin hakkı gizli, bir düşün. Gerçek, o parıltılı zafer taklarının altında değil, o takların inşa edildiği tozlu yollardaki izlerde saklıdır.