Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin de size biraz suyun öteki yüzünü anlatayım. Hani şu parıldayan, neşeli derelerden değil; hani şu üzerinde güneşin dans ettiği nehirlerden de değil... Size Styks’ten bahsedeceğim.
Okeanos adındaki o uçsuz bucaksız, dünyayı çevreleyen suların en kıymetli kızıdır o. Bilge biridir; babasının sözünü dinler, nerede duracağını, nereye gideceğini iyi bilir. Göklerin efendisi Zeus, Titanlarla o büyük kavgasına tutuştuğunda, saflar henüz netleşmemişken, yanına ilk koşan kim oldu dersiniz? İşte o, yani Styks. Ne yapacağını çok iyi biliyordu. Zeus da onun bu bağlılığını karşılıksız bırakmadı elbette; onu öyle bir yüceltti ki, bugün gökyüzü sakinlerinin bile ağzından çıkan her söz, Styks’in üzerine edilen bir yeminle mühürlenir oldu.
İşin aslı, Styks sadece bir ırmak değildir. O, verilmiş sözlerin bekçisidir. Bir tanrı ya da tanrıça "Styks adına yemin ederim" dedi mi, iş bitmiştir. Eğer o yemin bozulursa... Ah, işte o zaman vay hallerine! Öyle basit bir "pardon" ile kurtulamazlar. Cezası ağırdır; bir yıl boyunca ne tanrıların o tatlı balından ne de neşeli şarabından bir damla tadabilirler. Nefesleri kesilir, soluk alamazlar. Üstüne bir de dokuz yıl boyunca o görkemli Olympos şölenlerinden, eğlencelerinden, yani hayatın tadından tuzundan mahrum kalırlar. Koskoca ölümsüzlerin bir köşede, yapayalnız dokuz koca yıl geçirdiğini düşünsenize!
Styks’in suları, Okeanos’un o büyük, gürültülü sularının onda biridir belki ama gücü, okyanusları bile gölgede bırakır. Yeraltının o karanlık derinliklerinde, suları gürül gürül, hiç durmadan akar. Kendi çocukları; Zelos, Nike, Kratos ve Bia da, tıpkı anneleri gibi Zeus’un dizinin dibinde, göğün o yüce katında otururlar. Hani o Güç ve Kudret dediklerimiz var ya, işte onlar Styks’in evlatlarıdır.
Şimdi söyleyin bakalım, siz hiç yemin ettiniz mi? Eğer edecekseniz, bilin ki o yemin, yerin yedi kat altındaki o karanlık ama dosdoğru ırmağın tanıklığında edilmiştir. Öyle havaya savrulan kelimeler değildir bunlar; Styks duyar, Styks bilir ve eğer bozulursa, o suların soğukluğu insanın ruhuna işler.
Hadi, gözlerinizi kapatın da o karanlıkta akan suyun sesini hayal edin. Derinden, çok derinden gelir o ses; ama bir duyarsanız, bir daha asla unutmazsınız.
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılmayan, o parıltılı Olympos saraylarının duvarları ardında saklanan karanlık bir sır var...
Dünya dediğin şey, aslında büyüklerin kendi aralarında paylaştığı, herkesin kendi payına düşenle yetinmek zorunda bırakıldığı bir oyun alanı. Bugün sana Styks'ten bahsedeceğim. Hani o her tanrının adına korkuyla yemin ettiği, yerin derinliklerinde hiç durmadan akan o kara ırmak...
İnsanlar ona "kutsal yemin" der, "adaletin terazisi" derler. Oysa evlat, gerçeği görmeye cesaretin var mı? Hesiodos denen o eski anlatıcı, Styks'in Olympos'a ilk gelen olduğunu, Zeus'un hırsına hemen boyun eğip onun yanında saf tuttuğunu söyleyerek onu bir "kazanan" gibi gösterir. Ama bir düşün; neden en başta o koştu? Korkudan mı, yoksa yeni kurulan o otoritenin bir parçası olmak, sistemin dişlileri arasında ezilmek yerine o dişlileri döndürenlerden biri olmak daha güvenli geldiği için mi?
Styks, Okeanos’un kızıdır; yani doğanın, özgür akışın bir parçasıydı. Fakat o, Zeus'un "Güç" (Kratos) ve "Kudret" (Bia) dedikleri o sert, mekanik ve soğuk çocuklarını dünyaya getirerek kendi kanını, o zalim düzenin hizmetine sundu. İsimlerine bir bak evlat: Güç ve Kudret. Bir sistem, adaleti sağlamak için neden sadece bu ikisine ihtiyaç duyar? Çünkü ancak bu ikisiyle diğer tanrıları korkutabilir, onları kendi yalanlarına yemin ettirebilirler.
O ırmağın sularına bak. Tanrılar yeminlerini bozarlarsa dokuz yıl boyunca dışlanırlar, nefesleri kesilir, o şölenlerdeki neşeden mahrum bırakılırlar. Bu bir ceza mı sanıyorsun? Hayır güzel evladım, bu bir sindirme yöntemidir. Styks, aslında sistemin kendi kendini koruma mekanizmasıdır; kuralları koyanların, o kuralları ihlal edenlere uyguladığı o görünmez prangadır. O, özgürlüğün değil, zorunluluğun ırmağıdır.
Yetişkinler, kadehlerindeki o hafif, sahte nese dolu şarabı yudumlarken, Styks'in karanlığında boğulan ruhları unuturlar. Ama biz unutmayalım. Olympos'un tepesinden aşağıya, o yeraltı sularına doğru bakarken şunu hatırla: Bazen en parlak görünen zaferler, aslında özgürlüğün bir ırmağa dönüştürülüp, otoritenin yalanlarına mühürlenmesinden başka bir şey değildir.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında kimin yeminine inanacağına, kimin kurallarının seni sınırladığına kendi zihninle karar ver. Unutma, en büyük özgürlük, sorgulamaya cesaret edebilmektir.