Hadi, şöyle oturun bakalım. Ateşin çıtırtısı sizi de kendine çekiyor, değil mi? Biraz yaklaşın, gece serinlemeye başladı. Bana öyle bakmayın, anlatacaklarım sadece tozlu parşömenlerdeki isimler değil; insanın kendi hırsıyla nasıl körleşebileceğine dair, biraz acı ama çokça ders dolu bir hikaye. Bugün size Anteia’dan, yani herkesin bildiği adıyla Stheneboia’dan bahsedeceğim.
Şimdi bu Stheneboia, Tiryns Kralı’nın kızıydı. Güzeldi, gururluydu, hatta biraz da fazla gururluydu diyebiliriz. Prenses olmak bazen insanın etrafına görünmez ama aşılmaz duvarlar örmesine sebep olur. O duvarların içinde yaşarken, herkesin ona hayran olmasını bekler, kendi istediği olmayınca da gökyüzü sakinlerinin bile karışmak istemeyeceği oyunlar kurardı.
Bir gün, huzur dolu bir delikanlı geldi saraya; Bellerophon. Hani şu kanatlı at Pegasus’un binicisi olan, cesur, dürüst ve kalbi tertemiz çocuk. Stheneboia onu gördüğünde, içindeki o kibirli ateş birden parlayıverdi. "İşte," dedi kendi kendine, "tam da benim gibi birine göre." Ama Bellerophon öyle biri değildi ki. O, dürüstlüğüne ve misafirperverliğine sadık, onurlu bir insandı. Prenses ona sevgi dolu(!) bakışlarını gönderdiğinde, genç adam başını önüne eğdi, teşekkür etti ama geri durdu.
İşte tam o an, Stheneboia’nın içindeki o kibirli ateş, büyük bir yangına dönüştü. İnsanoğlu böyledir işte; sahip olamadığı her şeyi yakıp yıkmak ister. Kendisine "hayır" denmesini, hele hele bir prensese reddedilmişlik hissinin tattırılmasını hazmedemedi. Gitti, kocasınayani kralayalanlar sıraladı. Gözyaşlarıyla, sanki en büyük haksızlığa o uğramış gibi, Bellerophon’un ona zarar vermeye çalıştığını söyledi.
Kral öfkeyle doldu tabii. Ama misafirine doğrudan zarar veremezdi, kutsal yasalar buna engeldi. Bellerophon’u, "git şunu öldür" diyerek tehlikeli görevlere, ölüme gönderdi. Stheneboia, kurduğu bu oyunla hem kibrini tatmin edeceğini hem de onu cezalandıracağını düşündü.
Peki, ne oldu biliyor musunuz? Bellerophon her zorluktan alnının akıyla çıktı. İnsan haklıysa ve gökyüzü sakinleri onun yanındaysa, iftira okları dönüp sahibini vurur. Stheneboia’nın kurduğu kumpas, aslında kendi sonunu hazırlayan bir ip oldu. Bellerophon’un masumiyeti ortaya çıktığında, prensesin oyunları başına yıkıldı.
Çocuklar, şunu unutmayın: İnsan, kendi yalanlarının içinde boğulmaya mahkumdur. Stheneboia, güzelliğiyle hatırlanmak yerine, kibriyle ve kurduğu tuzaklarla anılan bir isim oldu tarihte. O kadehten bir yudum içip şunu diyebilirim: Başkasını yakmak için yaktığınız ateş, en sonunda gelir, kendi ellerinizi yakar.
Şimdi, hadi bakalım; yıldızlar yerlerini değiştirmeden gidip biraz uykunuzu alın. Yarın daha güzel hikayeler anlatırım size. Hem belki bir dahaki sefere size kanatlı bir attan bahsederim, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında kadehimdeki o hafif, mayhoş şarabın tortusuna bakarken anladım ki; tarih, kazananların kalemiyle yazılmış tozlu bir parşömen yığınından ibaret. Sen Stheneboia adını duydun mu hiç? Tarihçiler ona Anteia der, sıradan bir kral eşi, adı unutulmuş bir gölge... Ama gel buraya küçük yolcu, kulak ver; zira saray duvarlarının ardındaki o sessiz çığlığı sadece rüzgar ve benim gibi ihtiyarlar duyar.
Stheneboia, Argos kralı Proitos'un karısıydı. O vakitler, saray dediğin yer altın yaldızlı bir kafesti. Bir gün Bellerophon adında, "kahraman" diye nam salmış genç bir adam çıkageldi. Herkes onun cesaretinden bahsederdi, lakin kahramanlık dediğin şey çoğu zaman başkalarının hayatı üzerinden yükselen bir kule değil midir? Stheneboia, o sistemin içinde bir figürandı; iradesi sorulmadan bir kralın mülkü olmuştu. Bellerophon'a karşı duyduğu o karmaşık hisler, aslında bu boğucu otoriteye karşı isyanının gizli bir dökümüydü belki de.
Ah benim koca yürekli evladım, dikkatle dinle: Bellerophon onun aşkını reddettiğinde, Stheneboia bir yalan söylemek zorunda kaldı. Neden biliyor musun? Çünkü o devrin yasalarında, bir kadının gerçek sesinin bir değeri yoktu. Kendi doğruluğunu kanıtlayamayacağını bildiği için, elindeki tek silahıyani o keskin zekasını ve bir "kral karısı" olma imtiyazınısisteme karşı çevirdi. Onu iftirayla suçladı. Evet, bu acı bir gerçektir; sistem seni ezerse, sen de sistemin dilini kullanarak hayatta kalmaya çalışırsın.
Lakin asıl trajediyi sana anlatayım, güzel evladım: Proitos, karısının sözünü dinlemek yerine hemen Bellerophon'u, yani o "değerli" misafirini öldürmeyi düşündü. Ama kendi ellerini kirletmek istemedi. Onu, öleceğini bildiği bir göreve, Likya kralı Iobates'e gönderdi. İşte kralların adaleti budur; kurbanlarını uzak diyarlara, başkalarının elleriyle cellatlığa sürerler. Stheneboia'nın bu oyunu, aslında bir krallığın içindeki sahteliği ortaya saçtı. Bellerophon ise, uçan atı Pegasos ile göklere çıkıp şanına şan kattıkça, Stheneboia'nın ismi tarihin soğuk taşları arasında ufalandı.
İnsanlar ona "kötü kadın" dedi, "fitneci" dediler. Ama kimse sormadı; bir kadın, kendi evinde sözü geçsin diye neden yalanlara sığınmak zorunda kalır? Kimse, bir kralın hırsı uğruna nasıl harcandığını konuşmadı. Sen, bilge evladım, sadece isimlere takılma. O sarayda sadece bir kadın yoktu; kendi kaderini yazmaya çalışan, ancak devasa bir otorite çarkının dişlileri arasında ezilen bir ruh vardı.
Şimdi anlıyor musun? Mitoloji, kralların değil, aslında o yalanların gölgesinde hayatta kalmaya çalışanların gizli günlüğüdür. Stheneboia'nın hatası, kralların dünyasında kendi gerçeğini haykırmayı denemesiydi. Unutma; tarih, bazen sadece bir kişinin değil, susturulmuş binlerce sesin hayaletidir.