Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya, ateşin çıtırtısı başlasın. Kulaklarını dört aç, çünkü Peloponez’in o sert ve mağrur topraklarında, tarihin tozlu sayfalarında gizlenmiş ama ismi hala kayalarda yankılanan bir kadından bahsedeceğim. Sparta mı dedin? Hah, o bildiğin savaşçıların, o çelik gibi sert insanların şehri! Ama dur, hikaye kılıç kalkanla başlamıyor.
Bir zamanlar, Eurotas ırmağının serin sularında, o nehir tanrısının kızı olarak dünyaya gelen bir prenses vardı. Adı Sparta’ydı. Evet, evet, şehrin adını da bizzat kendinden aldı. Sanki toprağın ruhu o kızın kalbine akmış gibiydi. Gökyüzü sakinleri bu kadına öyle bir kudret bahşetmişti ki, o narin ayakları toprağa bastığında sadece bir şehir kurmakla kalmadı, yüzyıllar boyunca hafızalardan silinmeyecek bir disiplin destanının da temelini attı.
Düşünsene, Lakedaimon dedikleri o kadim diyara ismini veren, bir ırmağın kızıydı. Irmağın akışı kadar duru, ama yatağını değiştirecek kadar da iradeliydi. O günler, dünyanın henüz çok genç olduğu, tanrıların insanlarla bir sofraya oturduğu zamanlardı. Sparta, bir elinde hayatın neşesini, diğer elinde ise sarsılmaz bir düzenin ağırlığını tutuyordu.
Efsane der ki; şehri kurduğunda, toprağın verimiyle halkın cesaretini bir potada eritti. Kimi zaman bir kadeh dolusu üzüm suyu kadar tatlı bir huzuru, kimi zaman ise en keskin kılıç kadar keskince bir disiplini temsil etti. Bugün o topraklara baktığında sadece taş ve harabe görürsün, ama hikayesini bilirsen, Eurotas ırmağının o kadim sesini hala duyabilirsin.
Yani demem o ki; bir şehir dediğin, sadece taşlardan ve surlardan ibaret değildir. Bir kadının, o ırmağın kızının, toprağa vurduğu mührün hikayesidir. Şimdi uykun geldiyse bile zihninde o ırmağı hayal et; çünkü her büyük efsane, aslında akıp giden bir suyun başında başlar.
Bak küçük yolcu, masallarda sana hep altın zırhlı kahramanların ve yenilmez surların hikayeleri anlatılır değil mi? Ama o surların harcıyla, o kralların tahtlarının cilası arasında saklı olanı kimse fısıldamaz. Gel, yanıma otur; şu kadehimdeki şarabın tortusu kadar eski bir sırrı anlatayım sana...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Lakedaimon’un Gölgeleri
Peloponez'in o sert rüzgarlı topraklarında, herkesin Sparta ya da Lakedaimon diye yücelttiği o şehrin hikayesi, aslında bir ırmağın, Eurotas'ın kızının ayak izleriyle başlar. Tarihçiler onu bir şehrin kurucusu, düzenin simgesi olarak yazar ama gel de bu düzenin neye mal olduğunu soralım.
Bak güzel yavrum, kralların ve komutanların isimleri taşlara kazınır, ama o taşların altındaki çatlaklarda ezilenlerin sesi susturulur. Sparta dendiğinde akla sadece disiplin ve savaş gelir; fakat o düzen dediğin şey, aslında insanın kendi doğasına ördüğü yüksek bir duvardır. Lakedaimon, o Eurotas'ın kızı, belki de kendi adının bir hapishaneye dönüştürüleceğini, çocukların henüz oyun çağındayken "devletin malı" haline getirileceğini hiç düşünmemişti.
Güçlü figürler, kendilerine sadık birer oyuncak ordu yaratmak için insanların özgür ruhlarını nasıl da birer kalıba döktüler, görüyor musun? Onlar Akhilleus’un öfkesini ya da Agamemnon’un hırsını birer "kahramanlık" gibi cilalarken, sessizce yürüyenlerin, düzenin çarkları arasında un ufak olanların yası hiçbir ağıtta yer bulmaz.
Yetişkin evlatlarım, sizler de bunu düşünün; bugün "düzen" dediğiniz şey, aslında bir başkasının hırsının kurduğu bir sahne olabilir mi? Medousa’nın gözlerindeki o taşlaşmış kederi ya da Kassandra’nın kimse tarafından duyulmayan çığlıklarını hatırlayın. Sistem, birilerini "kahraman" yapmak için mutlaka birilerini "sessiz" bırakmak zorundadır.
İşte Sparta da böyledir; bir ırmağın huzurundan doğup, zamanla kendi kendini boğan bir düzenin adı. Oysa gerçek, surların içinde değil, o ırmağın özgürce aktığı yatağındadır. Kimseye boyun eğme, evlat; çünkü en görkemli görünen imparatorluklar bile, bir ırmağın sessizce akıp geçmesini engelleyemezler.