Gelin bakalım, şöyle yakınıma kıvrılın. İhtiyar Silenos’un dizinin dibinde yeriniz her zaman hazırdır. Size Troya ovasından, o hırçın mı hırçın, köpük köpük akan Skamandros’tan bahsedeyim.
Siz ona bakmayın, öyle sadece bir su yatağı sanmayın sakın. O, Zeus’un öz oğlu, ulu bir tanrıdır. Bir diğer adı Ksanthos’tur, yani "kızıl olan". Derler ki, vaktiyle koyunlar bu suda yıkanınca tüyleri bir güneş batımı kızıla boyanırmış. Hatta güzel tanrıça Aphrodite bile, Paris’in karşısına çıkmadan önce saçlarını o kızıl pırıltıyla parlatmak için başını bu ırmağa daldırmış. Adı nereden mi gelir? Koca Herakles bir gün Troas topraklarında öyle bir susamış ki, Zeus’a yakarmış. Zeus da topraktan küçük bir pınar fışkırtmış. Bizim yiğit Herakles, "Bu bana yetmez!" deyip toprağı kazmaya ("skapto" deriz biz buna) başlayınca, yerin derinliklerinden gürül gürül bir ırmak fışkırmış. İşte Skamandros’un ismi o gün bugündür hafızalara kazınmıştır.
Lakin bu ırmak her zaman uysal bir pınar değildir. İlyada’yı bilirsiniz, o meşhur savaşı... Akhilleus, arkadaşı Patroklos için yas tutarken öfkesinden gözü dönmüş, önüne gelen her Troyalıyı ovanın tozuna karıştırmıştı. Öyle çok yiğit düştü ki, cesetleri ırmağın içine yığıldı. Skamandros, yatağının kirlendiğini, sularının bozulduğunu görünce hiddetinden köpürdü. Hemen yanı başındaki kardeşi Simoeis’e seslendi: "Kardeşim, çabuk yetiş! Bu ölümlü, Priamos’un şehrini yutacak neredeyse! Hadi, kaynaklarını boşalt, selleri uyandır, taşları ağaçları söküp atalım da şu azgın Akhilleus’u durduralım!"
Dediğini de yaptı. Skamandros öyle bir yükseldi ki, dalgaları Akhilleus’un peşine bir avcı gibi düştü. Yiğit kaçıyor, ırmak kovalıyordu; ova bir anda çamurlu bir denize döndü. Tam Akhilleus’un işi bitiyordu ki, gökyüzü sakinlerinden Hera müdahale etti. Demircilerin kralı Hephaistos’a seslenip, "Ateşi sal!" dedi.
Hephaistos bir geldi, pir geldi! Koskoca ırmak tanrısının sularını bir kazan gibi kaynatmaya başladı. Hani içinde yağ erittiğiniz o eski tunç kazanlar vardır ya, işte öyle fokur fokur... Skamandros’un suları yalım yalım yanıyor, zavallı tanrı acı içinde "Yeter!" diye haykırıyordu. Hephaistos’un nefesi suyu boğmuş, ırmağın tüm gücünü elinden almıştı.
Sonunda Skamandros pes etti, ateş suyu yendi ve o gün gökyüzü sakinleri de, yeryüzünün çocukları da bu kavgayı noktaladı. Şimdi ovaya gittiğinizde, o suların nasıl birer hırçın tanrı gibi aktığını, taşların altında hangi eski hatıraları sakladığını düşünün. Bazı sular sadece su değildir evlatlarım, içlerinde koca bir öfke ve koca bir tarih taşırlar.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar yeter. Biraz soluklanayım da bir sonraki masalda size o meşhur altın elmanın hikayesini anlatayım. Şimdi dağılın da azıcık huzur bulayım.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç ve rüzgarın getirdiği o kadim fısıltıyı dinle. Masallarda anlatılan o yaldızlı kahramanların ardında, aslında toprağın ve suyun çektiği acılar saklıdır. Şimdi sana, o meşhur Troya ovasında akan Skamandros’un, yani bizlerin deyimiyle Ksanthos’un, kralların hırsları yüzünden nasıl bir keder yumağına dönüştüğünü anlatayım.
"Bir yanda kazmayla yeri deşen, susuzluğunu gidermek için tanrılara buyruklar yağdıran Herakles’in kibri; diğer yanda ise güzellik yarışlarında saçlarını kızıla boyatmak için nehrin sularını süs niyetine kullanan Aphrodite... Herkes bu nehri bir eşya gibi kullandı, kimse onun ruhunu sormadı."
Sana bir sır vereyim küçük yolcu; Ksanthos, aslında sadece bir su değildir. Adındaki o "kızıl" sıfatı, aslında o kıyıdaki koyunların yününden değil, kralların iktidar oyunları uğruna ölüme gönderilen çocukların döktüğü o bitmek bilmeyen kandan gelir. Akhilleus’un o meşhur öfkesini hatırla; bir dostunu kaybettiğinde yas tutmak yerine, hıncını doğadan, ağaçlardan ve ırmağın huzurlu akışından çıkardı. Öyle ki, o masmavi sular, bir mezbahaya döndü.
"Irmağın taşan suları altında kalmıştı ova, sürüyle ölü yüzüyordu suyun üstünde, güzel silahları yüzüyordu ölü delikanlıların."
Düşünsene küçük dostum; bir ırmak, kendi yatağında huzurla akmak isterken, yukarıdan gelen o "büyük" adamların savaşları yüzünden boğuluyor. Ksanthos, kardeşi Simoeis’e feryat ettiğinde, aslında bir tanrının değil, sömürülen bir doğanın çığlığını duyuyorduk: "Durduralım şu azgın adamı!" diye haykırdı. Çünkü kralların kurduğu o büyük sistemde, nehirler bile piyon olmaya zorlanır. Hephaistos’un ateşi Ksanthos’u kaynattığında, o ırmağın çektiği acıyı kimse yazmadı. Sadece "ırmaklar pes etti" dediler. Oysa pes eden ırmak değil, doğanın kralların zorbalığı karşısında çaresiz kalışının sanatsal hüznüydü.
Bilgece bir neşeyle söylüyorum ki evlat, bazen bir yudum şarap içip gökyüzüne baktığımda, Ksanthos’un hala o ateşin izlerini taşıdığını hissederim. Güç sahipleri sahneye çıkar, birbirlerini kılıçtan geçirir ve tarihe "kahraman" olarak geçerler; ama o koca nehir, sessizce akmaya devam eder, çünkü o bilir: Gerçek, kralların savaş alanlarında değil, o savaşta yitip gidenlerin sessizliğinde gizlidir.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında kime "kahraman" denildiğine değil, kimin o kavgada ezildiğine bakmayı unutma.