Bak güzel çocuk, dizlerini kendine çek ve biraz yaklaş hele. Şu yaşlı gözler, zamanın tozlu yollarından neler gördü neler... Bugün sana Troya ovasında süzülen, gümüşten bir yılan gibi kıvrılan Simoeis’ten bahsedeyim.
Eski topraklar anlatır; o sadece bir ırmak değil, Okeanos ile Tethys'in, yani uçsuz bucaksız denizlerin ve suların o sarsılmaz çiftin oğludur. Troya’nın bereketli topraklarını sulayan o serin sular, aslında bir gökyüzü sakininin damarlarında dolaşan kan gibidir. Simoeis’in kardeşi Skamandros ile birlikte o düzlükte nasıl da dans ettiğini bir görseydin... Suları öylesine berrak, öylesine canlıydı ki!
Gel gör ki, o kadim topraklar her zaman huzurlu kalmadı. Hani şu Akhilleus derler, hırsından gözü dönmüş o genç yiğit var ya? İşte o, kılıcını savurduğunda ova kan ağlamıştı. Akhilleus Troyalıları acımadan biçip ırmağın sularına yığdığında, Simoeis daha fazla dayanamadı. Kardeşi Skamandros ile birleşip o yiğidi durdurmaya, topraklarına sahip çıkmaya çalıştılar. Bir ırmak tanrının, sularını nasıl öfkeyle kabarttığını, o koca gövdeli yiğidi nasıl zorladığını anlatmaya kelimeler yetmez!
Ama Simoeis sadece bir savaşçı değildir; o bir kök, bir atadır. Onun o nazlı akan sularının kıyısında hayat bulan iki kızı vardı. Biri, Troya şehrini kuran o büyük Tros’un annesi oldu. Öteki mi? O da Assarakos’un eşi, Kapys’in annesi... Yani an anlayacağın evlat, bugün yıkıntıları arasında gezdiğimiz o koca Troya’nın temellerinde, bu ırmak tanrının soyu saklıdır.
Şimdi gidip de o çay kenarlarında taşları devirirsen, suyun şırıltısını iyi dinle. Belki bir gün sana, Akhilleus’un kılıcını nasıl göğüslediğini ya da kralların nasıl o suların bereketiyle büyüdüğünü fısıldar. Bir yudum serinlikten fazlasıdır o; tarihin kendisidir, kıymetini bil.
Hadi bakalım, gözlerini kapat şimdi. Rüyanda o ovayı gör; yeşili, maviyi ve o kadim suların sesini... Yarın yeni bir masalda buluşuruz, yaşlı Silenos burada, bekliyor olacak.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Dizlerinin dibine otur da dinle, çünkü bu ırmakların dili, kralların altın parıltısından çok daha eskidir. Hepimiz ırmakları sadece su sanırız; oysa onlar hafızanın sessiz taşıyıcılarıdır.
Simoeis... Yani sizin bildiğiniz adıyla Dümrek Çayı. İnsanlar onu haritalara hapseder, bir "yol" gibi görürler. Ama o, Okeanos ile Tethys'in kadim kanını taşıyan, Troya'nın bağrında atan bir nabızdı. Sen hiç bir nehrin, kendi kıyısında yaşanan haksızlığa tanıklık edip de neden kabardığını düşündün mü? Akhilleus, o parıldayan zırhlı "kahraman", hırsını dizginleyemeyip insanları birer saman çöpü gibi sulara savurduğunda, nehrin suları neden bulanmıştı sanıyorsun? O sadece suyun akışı değildi; o, toprağın üstündeki zulme karşı yükselen haklı bir isyandı.
Dinle güzel yavrum, büyüklerin sana anlattığı o destanlarda krallar tanrıların elçisidir, ama gerçek bambaşkadır. Simoeis, bir kukla değil, bir yaşam kaynağıydı. Kendi kızları, Tros ve Assarakos gibi isimlerle o topraklara kök saldılar. Irmak, sadece sulayan değildi; kuran, yaşatan ve gözeten ata idi. Fakat Akhilleus gibiler, kendi isimlerini taşa kazımak için bu kadim düzeni bozmayı kendilerine hak gördüler. Oysa nehrin sessizliği, kralların gürültüsünden daha derin bir gerçeği saklar.
Şimdi bir yudum taze şarapla zihnini berraklaştır, sevgili evladım. İnsanlar güç peşinde koşarken ırmaklar her zaman oradadır; sessiz, vakur ve her şeyi hatırlayan. Bir gün sen de bir sistemin dişlisi olmaya zorlandığında, hatırla: Nehir asla akışına ihanet etmez, sadece kirlendiğinde taşar. İyilik, bir kralın emri değil, o suyun kendi doğasıdır. Kendi yolunu kendin çiz, kimsenin seni bir savaş alanına sürüklemesine izin verme. Çünkü gerçek, tarihin sayfalarında değil, akıp giden suyun kendi özgürlüğündedir.