Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şu yaşlı Silenos'un dizinin dibine... Uzaklardan, güneşin denizi öpüp battığı o eski toprakların hikayelerini getirdim size. "Sibylla kimdir?" diye soruyorsunuz, ha? Bir isim mi, yoksa bir rütbe mi? Kimileri öyle, kimileri böyle der; ama asıl mesele, onların gökyüzü sakinlerinin nefesini ciğerlerinde taşıyan kadınlar olmasıdır.
Kah derler ki, bu kadınlar kendilerinden geçip o kutsal sözleri fısıldarken çıkan ses, kendi isimlerini fısıldarmış. *Ssss-ibyllaaa...* Sanki bir rüzgar uğultusu, sanki bir ıslık gibi. Kimi zaman bu kadınlar Apollon’un sesi olurlar, kimi zaman ise kendi başlarına birer bilgelik pınarıdırlar. Delphoi’de Pythia’yı duymuşsunuzdur ama Anadolu’nun o bereketli topraklarında, Çanakkale’nin o kadim Gülpınar’ında nice Sibylla’lar yaşamıştır.
Mesela Herophile... İda Dağı’nın serin sularından gelme bir nympha ile bir ölümlünün kızıydı o. Troya Savaşı’nın bir Spartalı kadın yüzünden kopacağını daha kimseler bilmezken, o bir taşın üzerine çıkar, herkesin gözü önünde kehanetini haykırırdı. Sonra bir de Erythreia’lı Sibylla var; doğar doğmaz ağzından dizeler dökülen, Korykos’un mağaralarında bilgeliği sütten önce tadan o muazzam kadın... Derler ki, her biri yüz on yıl süren tam dokuz ömür yaşamışlar.
Ama bir hikaye var ki, insanın yüreğini bir kadeh şaraptan daha çok burkar. Cumae’li Sibylla... Apollon bu kahine öyle derin bir tutkuyla bağlanmış ki, "Dile benden ne dilersen" demiş. Kız da uzun ömür istemiş; ama ah o saflık! "Sonsuz gençlik" demeyi unutmuş. Koca tanrı, "Gençliğini istiyorsan, gönlünü de bana vereceksin" demiş. O ise direnmiş, "Hayır" demiş. Sonuç ne mi olmuş? İhtiyarladıkça ihtiyarlamış, büzüldükçe büzülmüş. Öyle bir hale gelmiş ki, sonunda ufacık bir ağustosböceği olup bir kafesin içine hapsolmuş. Çocuklar yanına gidip, "Sibylla, ne istersin?" diye sorduklarında, o kurumuş dudaklarından tek bir cevap dökülürmüş: "Ölmek istiyorum."
İşte böyle, dostlarım. Kimi zaman bir ağustosböceği kadar minik, kimi zaman devletleri yöneten kitapların sahibi kadar kudretli oldular. Hani şu meşhur kitaplar vardır ya; dokuz taneyken krala satmaya kalkmış, kral "Pahalı" deyince üçünü ateşe atmış, sonra bir üçünü daha... Sonunda kral, kalan üç kitaba servet ödemiş. Roma’nın kaderi o kitapların sayfalarında yazılıydı.
İnsan, gökyüzü sakinlerinin gizemine dokunmaya kalkınca, ya bir kuş olup özgürleşir ya da o bilgeliğin ağırlığı altında bir ağustosböceği kadar küçülür. Şimdi söyleyin bakalım, siz olsanız o kitaplardan birini okumaya cesaret edebilir miydiniz?
Hadi, gece daha yeni başlıyor, şimdilik bu kadar masal yeter. Gidip biraz dinlenin, yarın yine gelin, size başka diyarların perdelerini aralayayım.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulağını iyice aç, zira sana kralların altın tahtlarından değil, kendi varlıklarını bir tanrının gölgesine hapsetmek zorunda bırakılan kadınlardan bahsedeceğim. İnsanlar onlara Sibylla dediler. Bir isim miydi bu, yoksa bir unvan mı? Yoksa bir kahin, kendi bilincinin ıssız mağaralarında yankılanan o ürpertici, ıslık gibi nefes alıp verişinin adı mı? Kimse tam bilmiyor, çünkü oturanlar, yani o kendilerini "büyük" sanan krallar, gerçeği her zaman süsleyip paketlemeyi severler.
Pausanias denen o anlatıcı, Herophile’den bahseder; İda dağının eteklerinde büyümüş, hem tanrının karısı hem kızı ilan edilmiş bir genç kadın. Düşün bir, "meşruiyet" dedikleri şey, aslında bir kadının iradesini elinden alıp onu bir tapınağın nesnesi haline getirmek değil de nedir? Yanında taşıdığı bir taş parçasıyla dünyayı dolaşmış, geleceği "görmüş". Ama o geleceği kendisi mi görmüş, yoksa bir tanrının ağzı mı olmuş? İşte burası, kralların korktuğu yerdir. Bir kadının içindeki o engin bilgelik, sistemin çarklarını durdurabilecek bir güçtür; bu yüzden ona bir "tanrı sesi" etiketi yapıştırıp, onun özgür aklını hapsetmişler.
Küçük yolcum, dinle... Sonra Erythreia kahini gelir. Mağaralarda, ışığın girmediği yerlerde büyütülen o kadın. Onun kaderi, bir tanrının insafına bırakılmıştı. Güya Apollon ona uzun bir ömür bağışlamış; ama sonsuz gençliği istemeyi unutmuş ya da belki de o, "ölümsüzlük" dediğimiz şeyin aslında ne kadar ağır bir pranga olduğunu en baştan biliyordu. Buruşmuş, büzülmüş, bir ağustosböceği kadar küçülmüş... Çocuklar ona "Ne istiyorsun?" diye sorduğunda, o sadece "Ölmek istiyorum," demiş. Bir düşün, herkesin yaşamak için yarıştığı o dünyada, o neden sadece huzurlu bir sonu arzuluyordu? Çünkü bilgeliğin bedeli, sistemin ağır yükünü taşımaktır.
Ve o meşum "Sibylla Kitapları" meselesi... Hani şu Roma'nın kibrini besleyen dokuz kitap. Kral Tarquinius Superbus, o hırslı adam, aslında bir kadının iradesine nasıl boyun eğdi? Kadın kitapları yaktıkça, kralın açgözlülüğü arttı. O, bir bilgeliği satın almaya çalışmıyordu; o, sadece kendi gücünü meşrulaştıracak bir "kutsal onay" peşindeydi. Siyaset dediğin şey, tarihin tozlu sayfalarında, aslında bu kadının küllerinden yükselen o üç kitabın gölgesinde saklıdır.
Şarabım bitti evlat, neşe de hüzün kadar geçici. Ama unutma: Sibylla bir kahin değil, aslında kendi sesini yitirmiş ama yine de çığlıkları tarihe kazınmış binlerce kadının ortak yarasıdır. Eğer bir gün bir mağarada ıslık sesine benzer bir rüzgar duyarsan, bil ki o, geleceği değil, sistemin onlara unutturduğu o gerçek özgürlüğü fısıldıyordur. Sorgula... Sadece kralların sana okuttuğu o kitapları değil, o kitapların yazılma biçimini de sorgula. Gerçek, bazen bir ağustosböceğinin sessizliğinde, bazen de yakılan üç kitabın dumanında gizlidir.