Thesauros Mythology Sibylla

Sibylla

Sibylla

Apollon’un esiniyle geleceği fısıldayan, Anadolu’dan Roma’ya uzanan gizemli kahinler Sibylla; ölümsüzlüğü dileyip gençliği unutan bir kaderin elçisidir.

Sibylla ismi, tekil bir kimlikten ziyade, Apollon'un iradesini ölümlü bir bedene tercüme eden kutsal bir işlevin adı mıdır? Delphoi’deki Pythia'dan ayrışan bu figür, Anadolu’nun kadim bilgelik merkezlerinden İtalya’nın Cumae şehrine kadar genişleyen bir tahakküm hattının temsilcisidir. Belki de bu isim, tanrısal esrikliğin sarsıcı soluğuyla kahinin gırtlağından dökülen bir ses taklididir; otoritenin, kendi mesajını iletmek için seçtiği aracıya verdiği zorunlu bir mühür. Gülpınar’daki yeni arkeolojik buluntular, bu belirsizliğin üzerindeki örtüyü kaldırmaya adaydır.

Pausanias’a göre ilk Sibylla, İda’nın bir nympha’sından doğan Herophile’dir. Tanrıya hem "meşru eş" hem de "evlat" olarak bağlılığı, kutsal olanın ölümlü beden üzerindeki ikili mülkiyetini simgeler. Yanında taşıdığı bir taş kürsü üzerinde, tıpkı egemenin kurallarını tebaa karşısında yükselten bir podyum gibi, kehanetlerini okurdu. Bir sonraki kahin olan Erythreia Sibylla’sı ise, Korykos’un mağarasında doğduğu an itibarıyla Apollon’un düzenine eklemlenmiş, dize dize akan sözleriyle tanrısal hiyerarşiyi tescillemiştir. Dokuz insan ömrü süren bu kadim varoluş, iktidarın hafızayı nasıl kendi zamansızlığına hapsettiğinin bir örneğidir.

Roma’nın yükselişiyle birlikte Sibylla, devletin dokunulmaz kutsal metinlerini taşıyan bir devlet memuruna evrilir. Vergilius’un Deiphobe olarak adlandırdığı ve Hakabe’nin hizmetine sunduğu bu figür, Aeneas’ı ölüler diyarına götüren bir rehber, aynı zamanda tanrısal lütfun kısıtlayıcı sınırlarını çizen bir kurbandır. Apollon’un sunduğu uzun ömür, sonsuz gençlikten mahrum bırakılmış bir bedende, otoritenin "bağışlayan ama yoksun bırakan" yüzünü yansıtır. Gençliğini yitiren, buruşan ve sonunda bir kafes içindeki ağustosböceğine dönüşen kahin, devletin ve dinin emrinde geçen bir ömrün, kendi varlığını bile "ölmeyi isteyecek" kadar hiçe sayışının hikayesidir.

Tarquinius Superbus’a dokuz kitapla giden, pazarlık sürecinde metinleri yakarak kralı kendi iradesine mecbur bırakan Sibylla, devletin ideolojik aygıtlarına rehberlik eder. İupiter Capitolinus tapınağında korunan, Kybele gibi dışarıdan gelen kültleri meşrulaştıran bu metinler, Roma'nın yönetim stratejilerini tayin eden bir "kehanet disiplini"dir. Rahip heyetlerinin gözetiminde saklanan bu belgeler, iktidarın kendi meşruiyetini tanrısal bir zorunlulukla mühürleme çabasının ve toplumun iradesini metinlerin soğuk hükümlerine teslim etmenin tarihteki ilk örneklerindendir.
Silenos
Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şu yaşlı Silenos'un dizinin dibine... Uzaklardan, güneşin denizi öpüp battığı o eski toprakların hikayelerini getirdim size. "Sibylla kimdir?" diye soruyorsunuz, ha? Bir isim mi, yoksa bir rütbe mi? Kimileri öyle, kimileri böyle der; ama asıl mesele, onların gökyüzü sakinlerinin nefesini ciğerlerinde taşıyan kadınlar olmasıdır.

Kah derler ki, bu kadınlar kendilerinden geçip o kutsal sözleri fısıldarken çıkan ses, kendi isimlerini fısıldarmış. *Ssss-ibyllaaa...* Sanki bir rüzgar uğultusu, sanki bir ıslık gibi. Kimi zaman bu kadınlar Apollon’un sesi olurlar, kimi zaman ise kendi başlarına birer bilgelik pınarıdırlar. Delphoi’de Pythia’yı duymuşsunuzdur ama Anadolu’nun o bereketli topraklarında, Çanakkale’nin o kadim Gülpınar’ında nice Sibylla’lar yaşamıştır.

Mesela Herophile... İda Dağı’nın serin sularından gelme bir nympha ile bir ölümlünün kızıydı o. Troya Savaşı’nın bir Spartalı kadın yüzünden kopacağını daha kimseler bilmezken, o bir taşın üzerine çıkar, herkesin gözü önünde kehanetini haykırırdı. Sonra bir de Erythreia’lı Sibylla var; doğar doğmaz ağzından dizeler dökülen, Korykos’un mağaralarında bilgeliği sütten önce tadan o muazzam kadın... Derler ki, her biri yüz on yıl süren tam dokuz ömür yaşamışlar.

Ama bir hikaye var ki, insanın yüreğini bir kadeh şaraptan daha çok burkar. Cumae’li Sibylla... Apollon bu kahine öyle derin bir tutkuyla bağlanmış ki, "Dile benden ne dilersen" demiş. Kız da uzun ömür istemiş; ama ah o saflık! "Sonsuz gençlik" demeyi unutmuş. Koca tanrı, "Gençliğini istiyorsan, gönlünü de bana vereceksin" demiş. O ise direnmiş, "Hayır" demiş. Sonuç ne mi olmuş? İhtiyarladıkça ihtiyarlamış, büzüldükçe büzülmüş. Öyle bir hale gelmiş ki, sonunda ufacık bir ağustosböceği olup bir kafesin içine hapsolmuş. Çocuklar yanına gidip, "Sibylla, ne istersin?" diye sorduklarında, o kurumuş dudaklarından tek bir cevap dökülürmüş: "Ölmek istiyorum."

İşte böyle, dostlarım. Kimi zaman bir ağustosböceği kadar minik, kimi zaman devletleri yöneten kitapların sahibi kadar kudretli oldular. Hani şu meşhur kitaplar vardır ya; dokuz taneyken krala satmaya kalkmış, kral "Pahalı" deyince üçünü ateşe atmış, sonra bir üçünü daha... Sonunda kral, kalan üç kitaba servet ödemiş. Roma’nın kaderi o kitapların sayfalarında yazılıydı.

İnsan, gökyüzü sakinlerinin gizemine dokunmaya kalkınca, ya bir kuş olup özgürleşir ya da o bilgeliğin ağırlığı altında bir ağustosböceği kadar küçülür. Şimdi söyleyin bakalım, siz olsanız o kitaplardan birini okumaya cesaret edebilir miydiniz?

Hadi, gece daha yeni başlıyor, şimdilik bu kadar masal yeter. Gidip biraz dinlenin, yarın yine gelin, size başka diyarların perdelerini aralayayım.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme