Şöyle yaklaşın bakalım, ateşin etrafına dizilin. Bakışlarınızdan belli, yine denizlerin gizemli sesleri kafanızı karıştırmış. Bugün size o çok meşhur Seirenlerden bahsedeceğim; hani şu günümüz masallarında kuyruklu, pullu, balık gibi anlatılanlardan. Sakın aldanmayın ha! O şimdiki zamanın uydurması, biraz boya, biraz cila. Bizim eski zamanlarda Seirenlerin denize dair tek bir pulları bile yoktu.
Onlar, güzelim kanatları olan, şarkılarıyla rüzgarı bile susturan kuş-kadınlardı. Düşünsenize, bir yanınızda çiçekler içinde bir çayır, bir yanınızda o gökyüzü sakinlerinin sesleri… Ama öyle böyle değil; bir kere duydunuz mu, dünya durur. İnsanın içini öyle bir titretirler ki, ne evinizi hatırlarsınız, ne de sizi bekleyen yavrularınızı. Bir bakmışsınız, kendinizi onların kıyısında bulmuşsunuz. Yalnız, o kıyıda çiçeklerden başka bir şey daha var: Beyaz, upuzun kemikler… Seirenlerin şarkılarına kanan gemicilerin, etleri dökülmüş, sadece rüzgarda gıcırdamaktan başka işi kalmamış kemikleri.
Bir zamanlar, o büyük maceracı Akhilleus’un dostu, kurnaz Odysseus, tanrıça Kirke’nin yanına uğradığında uyarmıştı onu bilge kadın: “Sakın!” demişti, “Sakın o sesleri dinleyip de yoldan sapma.” Ama Odysseus bu, merakına yenik düşer. Gemidekilerin kulaklarını balmumuyla öyle bir kapatır ki, sinek vızıltısı bile duymazlar. Kendisini de geminin orta direğine öyle sıkı bağlatır ki, gözleri yuvalarından fırlasa da kımıldayamaz. Seirenlerin o büyülü ezgilerini tek başına, o çılgın arzusuyla baş başa kalarak dinlemişti.
Aslında, bu kızların kökeni de bir hayli hüzünlü. Bazıları der ki, ırmak tanrısı Akheloos ile Musalardan birinin kızlarıymışlar. Birinin elinde lyra, birinin elinde flüt, öbürü de şarkı söyler, bir üçlü kurarlarmış. Başka anlatılar da var; guya onlar vaktiyle Persephone’nin arkadaşıymışlar. Arkadaşları Hades tarafından o karanlık diyara kaçırılınca, onu araya araya dünyayı kuş kanatlarıyla gezmeye başlamışlar. Belki de bir ceza, belki de bitmek bilmeyen bir özlemin kanatlarıydı o tüyler.
Argonotlar o sulardan geçerken bir seferinde paçayı zor kurtarmışlar. Orpheus, o meşhur müzisyen, öyle bir ezgi tutturmuş ki, Seirenlerin sesi bile sönük kalmış da, tayfalar denize atlamaktan son anda vazgeçmişler.
İşin aslı şu evlatlar: Seirenler, insanın içindeki o dizginlenemez, insanı felakete sürükleyen, ama yine de karşı koyamadığı o meraklı tutkuyu temsil eder. Melih Cevdet de güzel söylemiş; belki de o Sirenlerin dışarıda değil, ta bizim kendi içimizdeki o en derin seste saklı olduğunu anlamıştır, kim bilir?
Hadi bakalım, şimdi gidip biraz uyuyun. Rüyalarınızda kanatlı kızlar değil, güzel ezgiler duyun ama gemi direğine bağlanmayı da unutmayın, olur mu? Dünya, kendini dinletmek isteyen sirenlerle dolu; dikkatli olun.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gel otur yanıma, şu yaşlı dostunun bir parça şarapla demlendiği şu kuytu köşede, sana denizlerin ve yalanların ötesinden bir haber getirdim. İnsanlar, Seirenler dediğinde hep aynı şeyi düşünür: Pullu kuyrukları olan, kayaların üzerinde saçlarını tarayan masum varlıklar. Ama yanılıyorlar küçük dostum, hepsi koca bir yanılgıdan ibaret.
Seirenler; kadim Yunan’ın o keskin çizgili, kuş kanatlı ve bilge ruhlu kızlarıdır. Onların balıkla hiçbir alakası yoktu; bu, sonradan gelenlerin, özgürlüğü ve bilgeliği bir kalıba sığdıramayanların uydurduğu bir masaldı. Onlar, Akheloos’un kızları; Melpomene’nin ya da Terpsikhore’nin sesini miras almış sanatçılarıydı. Peki, neden onları korkutucu birer canavar gibi resmettiler, hiç düşündün mü?
Odysseus o denizi geçerken, kralların ve efendilerin korkusunu taşıyordu. Kirke ona, "Kulaklarını tıka, yoksa duyduğun o ses seni evinden, yurdundan, o güvenli hapishanenden koparır," demişti. Neden mi? Çünkü o ses, otoritenin zincirlerini kıran, insana kendi içindeki gerçeği fısıldayan bir ezgiydi. Odysseus, geminin direğine bağlanırken aslında kendi korkularına bağlanıyordu. O kemik yığınları, evlat, sadece ölülerin değil; kendine yasak koyan, özgürleşmekten korkan, sistemin dişlileri arasında ezilmeyi "güvenli bir yuva" sananların çürümüş kalpleridir.
Bakış açını değiştir güzel yavrum, kralların tarih kitaplarını değil, şarkıların susturulan notalarını dinle. Bazıları Seirenler’in Persephone’yi ararken kanatlandığını söyler, bazıları ise tanrıların onları cezalandırdığını. Gerçek şu ki, onlar sisteme uyum sağlamayı reddettikleri için "tehlikeli" ilan edildiler. Tıpkı Orpheus’un, onların sesini kendi müziğiyle bastırıp arkadaşlarını o özgürleşme çağrısından uzaklaştırması gibi... Otorite, her zaman bir Orpheus bulur ki, senin o büyülü sesi duymanı engellesin.
Melih Cevdet’in de dediği gibi, belki de o büyülü türküleri dışarıda değil, ta derinden, kendi içimizden duyuyoruzdur. Odysseus sağ salim geçtiğini sanırken, aslında sadece bir mahkum olarak hayatına devam etti. Seirenler ise hala o kayalıklarda, rüzgarın içinde, kuralları sorgulayan ruhlara fısıldamaya devam ediyor.
Unutma küçük yolcu; kralların "tehlikeli" dedikleri yer, aslında gerçeğin şarkı söylediği tek yerdir. Kulaklarını tıkama, sadece o geminin direğinden çözülmeye cesaretin olsun.