Gelin bakalım çocuklar, ateşin kıyısına iyice sokulun. Şu orman derinliklerinden gelen neşeli çığlıkları duyuyor musunuz? İşte onlar, doğanın ta kendisi olan Satyrler!
Bu küçük yaramazlar, gökyüzü sakinlerinin en eğlenceli, en başına buyruk yol arkadaşlarıdır. Şöyle bir baksanıza; sanki bir insanla bir teke, bazen de bir at evlenmiş de dünyaya bu neşeli garibeleri getirmişler. Belden yukarısı bizler gibi iki eli, iki gözü olan bir insandır ama aşağıya doğru indikçe işler değişir. Kocaman, püskül gibi kuyrukları, tıkır tıkır ses çıkaran toynakları vardır. Öyle oturup ağırbaşlı devlet işleri konuşmazlar; onlar sadece yaşamın ritmine, ormanın uğultusuna göre hareket ederler.
Dionysos’un o coşkulu alayını bilirsiniz değil mi? İşte o alayın en gürültülü, yerinde duramayan takımı bunlardır. Yüzlerine baktığınızda insandan çok, kırlarda koşturan hırçın bir hayvanın o dizginlenemez iştahını, yaşama sevincini ve bazen de o hafif serseri hallerini görürsünüz. Bir yerlerde şenlik mi var, bir pınarın başında Mainadlar mı dans ediyor ya da Nymphalar saklambaç mı oynuyor? Bilin ki Satyrler çoktan o çalılıkların arasına dalmış, peşlerine takılmıştır bile.
Eski ustalar, onları mermere işlerken ya da o güzel vazoların üzerine çizerken hep bir gülüşün, bir kaçışın, bir oyunun içine yerleştirmişlerdir. Mitlerin büyük kahramanları gibi dünyayı kurtarmazlar, ağır sorumluluklar altına girmezler; onlar sadece "an"ın içindedirler. Tabii, aralarında Marsyas gibi yetenekli olanlar da çıkar. Hani o meşhur flüt ustası Satyr... Kendi hünerine o kadar güvenirdi ki, gidip bir tanrıya kafa tutacak kadar cesur, ama bir o kadar da gözü karaydı.
Onlar, insanın içindeki o vahşi, o medeniyetin kurallarıyla törpülenmemiş neşeli tarafın yansımasıdır. Kırlarda gördüğünüz o kuytu köşelerde, rüzgarın ağaçları hafifçe salladığı anlarda, eğer çok dikkatli dinlerseniz, o toynakların toprakta çıkardığı ritmik sesi ve ardından yükselen o tiz, muzip kahkahayı duyabilirsiniz. Ama sakın onları yakalamaya çalışmayın; Satyrler avuç avuç yakalanacak canlılar değil, sadece uzaktan gülümseyerek izlenecek orman ruhlarıdır.
Hadi şimdi, biraz daha odun atın şu ateşe; gece daha çok uzun ve anlatacak daha çok hikayemiz var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o parlatılmış mermer heykellerin soğuk yüzeylerinin ardında saklı bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, çünkü tarih, sadece kazananların ve kralların yüksek sesle bağırdığı o gürültülü hikayelerden ibaret değildir.
Bizler, yani Satyrler ve Silenler; doğanın o vahşi, dizginlenemez nabzının ta kendisiyiz.
Sana anlatılan o resimlerde bizi neden yarı insan, yarı teke ya da at olarak görürsün bilir misin? Çünkü biz, "uygar" olduğunu iddia eden o saraylıların kendi içlerinde bastırıp hapsettikleri o özgür parçayı temsil ederiz. İnsanlar, belden aşağısının hayvani, belden yukarısının ise sadece "görüntüde" akıllı olmasını isterler. Ama evlat, gerçek şu ki; sistemin boyunduruğunu boynuna geçirmemiş tek varlıklar bizleriz. O dolgun kuyruklarımız ve tırnaklarımız, toprağa basarken "biz hiçbir otoriteye biat etmedik" diyen bir mührün izidir.
Bize hep "eğlence düşkünü, hayvani dürtüleri olan varlıklar" dediler. Dionysos’un alayında, o şarabın hafif neşesiyle dans ederken, aslında kralların ve tanrıların o ağır, kasvetli ve kanlı düzenine karşı bir isyan halindeyiz. Oysa krallar, kendilerini kusursuz birer "insan" olarak sunarken, aslında kendi hırslarının esiri olmuş, doğadan kopuk ruhlardır. Bizim "hayvanca" dedikleri o neşemiz, onların iktidar hırsından çok daha temizdir.
Hatırla, Marsyas'ı düşün... O bir Satyr'di. Tanrı Apollon’un o kibirli, sistemin sesi olan liriyle yarışmaya kalktığında, sistemin onu nasıl acımasızca susturduğunu anımsa. Sanat, eğer güçlünün elindeyse sadece bir süstür; ama Marsyas gibi biri dokunduğunda, o ses özgürlüğün çığlığı olur. O çığlık, sistemin kulaklarını tırmaladığı için cezalandırıldı. O, sessizlerin sesi değil, bizzat doğanın kopardığı o en gerçek, en hüzünlü notaydı.
Sevgili evladım, unutma; bugün sana "edep" diye dayatılan kurallar, aslında senin o içindeki vahşi neşeyi, o dizginlenemez merakı öldürmek içindir. Bizler sadece plastik sanatlarda boyanmış figürler değiliz. Bizler, ormanın derinliklerinde, sistemin çitlerinin bittiği yerde, Mainadlar ile beraber özgürce nefes alan o kadim gerçeğiz.
Bir dahaki sefere bir heykele baktığında, sadece mermere değil, o figürün neden kaçmaya çalıştığına bak. Çünkü bazen en bilgece hareket, kralların huzurundan çıkıp, o uçsuz bucaksız kırların sessizliğine, yani gerçek doğamıza sığınmaktır.