Bakın çocuklar, şöyle bir kenara ilişin de size biraz eski zamanlardan, şimdiki dünyamızdan çok daha farklı, tadı damağınızda kalacak bir hikaye anlatayım. Hani şu tepelerde güneş batarken rüzgarın fısıltısını duyarsınız ya, işte o sesler aslında Saturnus zamanından kalma hatıralardır.
Eskiden, çok eskiden... Olympos’un tepelerinde İupiter denen o hırçın gökyüzü sakini, babası Saturnus’u tahtından indirip krallığını elinden alınca, bizim ihtiyar Saturnus uzun yolları aşıp İtalya taraflarına gelmiş. O zamanlar oralar pek sessiz, pek sakinmiş. Saturnus’u orada, iki yüzü olan bilge İanus karşılamış. İkisi el sıkışmış, "Gel bakalım," demişler, "burayı beraber yeşertelim."
Saturnus, öyle savaşçı, öyle kavgacı bir tanrı değildi; o, toprağın sırrını bilen bir ustaydı. İnsanlara sabanı, bağı, bahçeyi öğretti. Onun olduğu yerlerde toprak öyle cömertti ki, insanlar ağaçtan meyve koparmak için bile yorulmazdı; sanki toprak "alın, sizin olsun" dercesine önlerine sererdi ürünlerini. O zamanlar ne kılıç vardı ne de kale duvarları; insanlar birbirine güvenirdi, "benim" ya da "senin" diye bir dertleri yoktu. Sanki dünya hiç bitmeyecek bir baharın içindeydi, ırmaklardan ballar, sütler akardı. Şairler buna "Altın Çağ" dediler. Ne bir yargıç gerekirdi, ne de bir korku; herkes gönlünce yaşardı.
İşte bu yüzden, Saturnus gidip de yerine İupiter geçtiğinde, insanlar o eski günleri o kadar özlediler ki, her yılın sonunda, kışın tam ortasında "Saturnales" dedikleri bir bayram başlattılar. Bu bayramda dünya tersine dönerdi! Efendiler hizmetçi olur, köleler baş köşeye otururdu. Neden mi? Çünkü Saturnus zamanında herkes eşitti, herkes mutluydu da ondan. Bir süreliğine de olsa, o eski güzel günleri hatırlasınlar, kimse kimseden üstün olmadığını bilsin diye yaparlardı bunu.
Sonraları bu ihtiyar Saturnus, başka diyarların büyük tanrılarıyla, mesela o heybetli Baal ile de karıştırıldı; sanki bütün iyi ve güçlü olan tanrılar, tek bir ruhta birleşiverdi. Ama siz şairlerin o eski sözlerine kulak verin; onlar anlatırken sanki bir rüyadan bahsediyorlar. Okunacak yasalar, verilecek cezalar yoktu o zamanlar. Toprak ana yorulmadan beslerdi insanı.
Şimdi elinizde bir meyve tuttuğunuzda veya bir dere kenarında oturduğunuzda, o eski günlerin hatırasını düşünün. Dünya her zaman böyle gürültülü değildi; bir zamanlar sadece huzur, bereket ve o hiç bitmeyen bahar vardı. Hadi bakalım, şimdi rüzgarın sesini dinleyin, belki Saturnus'tan bir haber getirmiştir size.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gel otur şöyle, dizlerimin dibine. Şarap kadehimdeki o bulanık tortu gibi, zaman da aslında çok daha karışık bir hikayedir. Herkes sana İupiter’in (Zeus) ne kadar yüce, ne kadar düzenbaz bir tanrı olduğunu anlatır ama kimse Saturnus’un neden tahtından edildiğini söylemez.
Bak güzel yavrum, Saturnus aslında bir kurban. Olympos’un o soğuk, gümüş parıltılı hırsıyla yerinden edilen eski bir barışın temsilcisiydi. Güç dediğin şey, birinin elinden alınınca ona "eski" veya "deli" derler. İupiter, Saturnus’u kovduğunda sadece bir tahtı değil, aynı zamanda insanın toprağı ve doğayı sömürmediği o sessiz huzuru da kovmuş oldu. O, İtalya’nın tepelerine sığındığında, İanus’un bilgeliğiyle karşılaştı; yani aslında bir "tanrı" gibi değil, toprakla barışık bir köylü gibi yaşadı. İnsanlara toprağı kazmayı değil, toprağın onlara sunduğunu almayı öğretti.
Peki, ya o Altın Çağ dedikleri şey?
Ovidius’un ballandıra ballandıra anlattığı o günler, aslında insanın "yasa" denilen prangalarla tanışmadığı günlerdi. Düşünsene küçük dostum; kimse kılıç kuşandığı için kimse ölmezdi, çünkü "sınır" diye bir kavram yoktu. Hendekler kazılmamıştı, çünkü çalacak bir şey yoktu; herkes paylaşıyordu. Toprak, bir kralın emriyle değil, kendi nazıyla verirdi meyvesini. O günlerde ağaçlardan süzülen bal, aslında hayatın kendi tatlılığıydı. Ama sonra, o tunç çağı geldi. Hani şu kılıçların, tulgaların ve "yargıçların" olduğu çağ. İupiter’in krallığı, aslında düzenin değil, korkunun hükümranlığıdır.
Bak sevgilim, Roma’da kutladıkları o Saturnales şenlikleri var ya, hani efendilerin kölelere hizmet ettiği, kuralın yıkıldığı o kısa günler... İşte onlar, aslında özgürlüğün bir hatırlatıcısıdır. Halk, o birkaç günlüğüne bile olsa, bu hiyerarşik zindanların aslında ne kadar sahte olduğunu birbirinin gözüne bakarak hatırlar. Gerçek krallar o törenlerde değil, işte o kölelerin özgürce gülüştüğü sofralardadır.
Efsaneler, Saturnus’u Kartaca’nın Baal’iyle, o korkutucu güçle birleştirerek aslında senin zihninde "korkulacak bir öteki" imajı yaratmaya çalışıyor. İnanma bunlara. Saturnus, sadece bir düzenin yıkılıp yerine hükmetme hırsının geçişinin hüzünlü bir tanığıdır. İnsanlar, yasalara kazınmış o soğuk harfleri okumaya başladığından beri, toprağın o eski şarkısını duyamaz oldular. Sen, o şarkıyı duymaya çalış. Çünkü gerçek güç, hükmetmek değil; Saturnus’un o kadim bahçesinde, hiçbir sınırın olmadığı yerde, sadece bir ağacın gölgesinde huzurla oturabilmektir.