Thesauros Mythology Saturnus

Saturnus

Saturnus

Roma’ya tarımı ve huzuru getiren Saturnus, altın çağın mimarıdır. Onun hükmünde sınıflar kalkar, eşitlik ve bereket dolu bir şenlik hayatı başlar.

İtalya’nın kadim tanrılarından olan Saturnus, süreç içerisinde Yunan mitolojisindeki Kronos figürüyle özdeşleştirilmiştir. Efsaneye göre İupiter (Zeus) tarafından Olympos’taki otoritesinden uzaklaştırılan Saturnus, Roma’nın temellerinin atılacağı topraklara sığınmış ve Capitolium tepesinde, kendi adını taşıyan müstahkem bir yerleşim yeri olan Saturnia’yı kurmuştur. Bölgenin yerel tanrısı İanus ile gerçekleşen bu karşılaşma, Latium topraklarında "altın çağ" olarak bilinen bir dönemin başlangıcını müjdeler. Saturnus, yerleşik düzene geçişin bilgisi olarak tarım ve bağcılığı aşılamış; otoritenin henüz birey üzerinde bir cendereye dönüşmediği, insanın toprağa ve kendine yabancılaşmadığı bir huzur ortamını tesis etmiştir.

Şairlerin kadim bir özlemle andığı bu dönemin hatırası, Roma’da her yıl aralık ayında gerçekleşen Saturnales bayramlarında yaşatılmıştır. Yıl sonundaki bu şenliklerde, hiyerarşik yapıların yarattığı yapay sınırlar geçici olarak askıya alınır; kölelerin efendilere buyruk verebildiği, soyluların ise hizmetkar konumuna geçtiği bir tersyüz etme ritüeli yaşanır. Bu geçici serbestlik, aslında iktidarın tesis ettiği katı sınıfsal duvarların ne kadar kırılgan olduğunu anımsatır. İlerleyen dönemlerde Afrika coğrafyasıyla kurulan bağlar, Saturnus imgesini genişleterek onu Kartaca’nın tanrısı Baal ile birleştirmiş ve böylece inanç dünyasındaki çok katmanlı dönüşümü tamamlamıştır.

Hesiodos’un *Theogonia* adlı eserinde "Soylar efsanesi" başlığıyla ele aldığı bu kadim dönem, Ovidius’un *Değişimler* kitabında estetik bir görünüme kavuşur (çev. İ. Z. Eyuboglu):

"Başlangıçta altın bir çağ vardı;
ne cezai yaptırımların baskısı, ne de yasaların soğuk buyruğu hüküm sürerdi.
İnsanlar, bir otorite korkusuna gerek duymadan, vicdanlarının doğallığıyla adil yaşarlardı.
Tunç levhalara kazınmış o tehditkar hükümlerin gölgesi henüz düşmemişti üzerlerine;
yargıçların önünde titremeye gerek kalmadan, karşılıklı bir dayanışma içindeydiler.
Henüz dağlardan kesilen ağaçlar gemilere dönüştürülmemiş,
başka kıyılara gitme arzusuyla yabancı sulara açılmamışlardı.
İnsanoğlu, yaşadığı coğrafyanın sınırlarını aşmaya ihtiyaç duymuyor;
hendeklerle bölünmemiş topraklarda, orduların korumasına muhtaç olmadan, özgürce var oluyordu.

Toprak, üzerinde bir hakimiyet kurma hırsı duyulmadan,
sabanın açtığı yaralara gerek kalmadan cömertçe verirdi ürününü.
Doğa, insanın emeğini sömürmeden kendi kendine yeten bir bolluk sunuyordu.
Kocayemişler, yaban çilekleri ve ağaçlardan sarkan dutlar herkesin ortak paydasıydı.
İupiter meşesinden dökülen palamutlar bile bir sahiplik davası yaratmazdı.
Sürekli bir bahar ikliminde Zephyros’un yelleri, tohumsuz çiçekleri okşardı.
Sürülmemiş tarlalar ağırlığınca başak verir,
ırmaklardan sütler akar, ağaçlardan süzülen ballar doğanın sunduğu bir lütuftu.
Ne var ki Saturnus’un karanlık Tartaros’a sürgünüyle birlikte,
kainat İupiter’in buyruğuna girdi;
o günden sonra altın çağın yerini, hiyerarşinin ve mülkiyetin gölgesinde parlayan gümüşün ve tunçun soğuk düzeni aldı."
Silenos
Bakın çocuklar, şöyle bir kenara ilişin de size biraz eski zamanlardan, şimdiki dünyamızdan çok daha farklı, tadı damağınızda kalacak bir hikaye anlatayım. Hani şu tepelerde güneş batarken rüzgarın fısıltısını duyarsınız ya, işte o sesler aslında Saturnus zamanından kalma hatıralardır.

Eskiden, çok eskiden... Olympos’un tepelerinde İupiter denen o hırçın gökyüzü sakini, babası Saturnus’u tahtından indirip krallığını elinden alınca, bizim ihtiyar Saturnus uzun yolları aşıp İtalya taraflarına gelmiş. O zamanlar oralar pek sessiz, pek sakinmiş. Saturnus’u orada, iki yüzü olan bilge İanus karşılamış. İkisi el sıkışmış, "Gel bakalım," demişler, "burayı beraber yeşertelim."

Saturnus, öyle savaşçı, öyle kavgacı bir tanrı değildi; o, toprağın sırrını bilen bir ustaydı. İnsanlara sabanı, bağı, bahçeyi öğretti. Onun olduğu yerlerde toprak öyle cömertti ki, insanlar ağaçtan meyve koparmak için bile yorulmazdı; sanki toprak "alın, sizin olsun" dercesine önlerine sererdi ürünlerini. O zamanlar ne kılıç vardı ne de kale duvarları; insanlar birbirine güvenirdi, "benim" ya da "senin" diye bir dertleri yoktu. Sanki dünya hiç bitmeyecek bir baharın içindeydi, ırmaklardan ballar, sütler akardı. Şairler buna "Altın Çağ" dediler. Ne bir yargıç gerekirdi, ne de bir korku; herkes gönlünce yaşardı.

İşte bu yüzden, Saturnus gidip de yerine İupiter geçtiğinde, insanlar o eski günleri o kadar özlediler ki, her yılın sonunda, kışın tam ortasında "Saturnales" dedikleri bir bayram başlattılar. Bu bayramda dünya tersine dönerdi! Efendiler hizmetçi olur, köleler baş köşeye otururdu. Neden mi? Çünkü Saturnus zamanında herkes eşitti, herkes mutluydu da ondan. Bir süreliğine de olsa, o eski güzel günleri hatırlasınlar, kimse kimseden üstün olmadığını bilsin diye yaparlardı bunu.

Sonraları bu ihtiyar Saturnus, başka diyarların büyük tanrılarıyla, mesela o heybetli Baal ile de karıştırıldı; sanki bütün iyi ve güçlü olan tanrılar, tek bir ruhta birleşiverdi. Ama siz şairlerin o eski sözlerine kulak verin; onlar anlatırken sanki bir rüyadan bahsediyorlar. Okunacak yasalar, verilecek cezalar yoktu o zamanlar. Toprak ana yorulmadan beslerdi insanı.

Şimdi elinizde bir meyve tuttuğunuzda veya bir dere kenarında oturduğunuzda, o eski günlerin hatırasını düşünün. Dünya her zaman böyle gürültülü değildi; bir zamanlar sadece huzur, bereket ve o hiç bitmeyen bahar vardı. Hadi bakalım, şimdi rüzgarın sesini dinleyin, belki Saturnus'tan bir haber getirmiştir size.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme