Zeus’un Bellerophontes’in kızı Laodameia ile birleşmesinden vücut bulan Sarpedon, İlyada’nın en trajik ve insani figürlerinden biri olarak öne çıkar. Işık ülkesi Lykia’dan, Anadolu topraklarını bir dış saldırıya karşı müdafaa etmek amacıyla gelen bu kral, yalnızca kılıç sallayan bir savaşçı değil, aynı zamanda iktidarın getirdiği ayrıcalıkların, kaçınılmaz bir sorumluluklar silsilesi olduğunu içselleştirmiş bir figürdür. Kendi konumunu, halkın kendisine sunduğu bağlar ve topraklar karşılığında bir "ödeme" olarak gören bu bakış, egemenin kendi iktidarını meşrulaştırmak için çizdiği o ince çizgide yürür; ölüme her an hazırlıklı olmanın, yöneten ile yönetilen arasındaki o gizli sözleşmenin bir yansımasıdır.
Hektor’un pasif kaldığı anlarda onu, kendi sınırlarını çizen ve savunmanın sadece surların arkasına gizlenmekle değil, bizzat ön safta erimekle mümkün olduğunu hatırlatarak sarsan odur. Akhaların duvarını yararken gösterdiği o aslanvari hırs, aslında tanrısal bir yazgıya, kaçınılmaz olana karşı girişilen bir meydan okumadır. Glaukos’a yönelttiği o meşhur hitabında, yönetenlerin neden baş köşeye kurulduğuna dair sorgulaması, iktidarın kendi kendini denetleme mekanizması gibi işler; "Ölümden kaçış yoksa, neden buradayız?" sorusu, aslında tahakkümün kendi meşruiyetini kurmak için kullandığı o kadim, kaçınılmaz "savaşma zorunluluğuna" bir selamdır.
Patroklos ile olan son karşılaşması yaklaşırken, Zeus’un kendi kaderi ile oğlunun yaşamı arasında çırpınışı, otoritenin en üst katında bile kaçınılmaz bir yıkıma karşı duyulan acizliğin nişanesidir. Hera’nın siyasi manevraları ve Zeus’un kaderin önündeki çaresizliği, iktidar mekanizmalarının kendi üyelerini bile nasıl birer piyon gibi harcayabildiğini kan damlalarıyla toprağa yazar. Sarpedon öldüğünde, Apollon’un eliyle Lykia’ya taşınması, sadece bir cenaze ritüeli değil, aynı zamanda otoritenin kendi sadık parçalarını, düzeni sarsmadan ebedi uykularına bırakma çabasıdır.
Öte yandan, mitografik tartışmaların odağında yer alan "diğer" Sarpedon, yani Zeus ve Europe’nin oğlu olan, Girit’ten Anadolu’ya sürülmüş kral figürü; Minos ile olan çatışması ve Miletos şehrinin kuruluşuyla, Ege’nin iktidar çekişmelerini simgeler. Bu iki farklı kimlik, aslında tek bir mitolojik bellek içerisinde, hem yönetme arzusuyla kurulan şehirleri hem de bu şehirleri savunurken tüketilen hayatları temsil eder. Otoritenin, kendi köklerini mitlere yaslayarak Anadolu-Girit hattında ördüğü bu ağ, dikkatli bir okuyucuya, her egemenin aslında kendi kaderinin ve statüsünün bir tutsağı olduğunu fısıldar.
Gelin hele, şuraya, ağacın gölgesine oturun bakalım. Ayaklarınızı uzatın, biraz soluklanın. Şurada bir küp biraz şarap var ama önce kulaklarınızı bana verin, çünkü size öyle birinden bahsedeceğim ki, bugünlerdeki o kavgacı krallara hiç benzemezdi. Adı Sarpedon.
Hani derler ya, gökyüzü sakinlerinin en büyüğü Zeus, bir gün gidip Laodameia’nın gönlünü çelmiş... İşte Sarpedon, o büyük birleşmeden dünyaya gelen, altın gibi bir delikanlıydı. Ama sanmayın ki "Ben tanrı oğluyum" deyip yan gelip yattı. Hayır, o ta uzaklardan, ışık ülkesi Lykia’dan, Troya’ya, yani o meşhur savaşa yardıma geldi. Kimse zorlamadı onu; kendi isteğiyle, "Benim yurdum burası değil ama bir dostun başı sıkışmışsa, ona el uzatmak benim görevimdir," diyerek düştü yollara.
Bakın, bir gün yanında Glaukos ile otururken ne dedi biliyor musunuz? O koca yürekli adam, elindeki kadehi bir kenara bırakıp şöyle buyurdu: "Dostum Glaukos, neden bizim krallarımız baş köşede oturur, neden herkes bizi el üstünde tutar, neden bağımız bahçemiz boldur sanıyorsun? Çünkü halkımız bizi en önde savaşalım, onları koruyalım diye besler. Eğer biz korkup geride dursaydık, o sofralara oturmaya yüzümüz olur muydu? Ölüm zaten her faniyi bekliyor, ondan kaçış yok. Madem yaşlanacağız, bari yiğitçe yaşlanalım ki, düşman bile adımızı duyduğunda saygıyla eğilsin."
Ne kadar doğru, değil mi? Sarpedon sadece laf etmezdi, o aslan gibi savaş meydanına atılırdı. Kapıları yıkan, duvarları aşan odur. Hatta Hektor bile şaşkın şaşkın durduğunda, "Ne bekliyorsun Hektor? Nerede senin o eski gücün?" diye onu ateşleyen, ona önderlik eden yine oydu.
Fakat biliyorsunuz, gökyüzü sakinlerinin bile boyun eğmek zorunda olduğu bir "Kader" var. Patroklos, Akhilleus’un o gözü kara arkadaşı karşıdan gelince, Sarpedon kendi sonunun yaklaştığını hissetti. Ama hiç geri adım attı mı? Asla!
O sırada yukarıda, bulutların ardında Zeus, sevgili oğluna bakıp kederden kanlı gözyaşları döktü. "Ah!" dedi, "Onu oradan kaçırıp Lykia’nın güzel topraklarına mı saklasam, yoksa Kader’in önüne mi atsam?" Yanındaki Hera, "Olmaz Zeus," dedi, "Herkes çocuğunu kurtarırsa, bu savaşın tadı tuzu kalmaz, düzen bozulur." Ve Zeus, eli mahkum, Kader’e boyun eğdi.
Sarpedon son nefesini verdiğinde, babası hemen Apollon’a seslendi: "Git, oğlumu o kanlı meydandan al! Yaralarını yıka, onu en güzel elbiselerle giydir ve Uyku ile Ölüm’ün ellerine teslim et." İşte o iki kardeş, Uyku ve Ölüm, Sarpedon’u nazikçe alıp memleketine, Lykia’nın o bereketli topraklarına, anıt mezarının altına götürdüler.
İşte böyle çocuklar. Sarpedon, krallığın sadece tacını takmak değil, sorumluluğunu taşımak olduğunu, ölürken bile bir aslan gibi dik durmayı öğreten bir bilgeydi. Şimdi, hadi bakalım, güneş iyice yükseldi; gidin biraz oyun oynayın ama unutmayın, insan dediğin Sarpedon gibi olmalı: Hem güçlü, hem adil, hem de son nefesine kadar sözünün eri.
Hadi, gökyüzü sakinleri sizi korusun!
### Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Bugün sana, gökyüzünde şimşekler çaktıran o "büyük" babaların, kendi çocuklarını nasıl birer piyon gibi satranç tahtasına dizdiklerini anlatacağım. Bir kadeh şarabın neşesi zihnimizi açsın ki, yalanların arasındaki o çıplak gerçeği görebilelim.
Sarpedōn adında bir yiğit vardı; Zeus’un oğlu diye anılırdı ama aslında toprağın, yani Lykia’nın gerçek evladıydı. İnsanlar onu kralların parıltılı dünyasına ait sanır, ama o, sarayların o soğuk ve kibirli duvarlarının ötesinde, kendi halkının onuru için çarpışan bir adamdı. Hektor gibi krallık hırsıyla yanıp tutuşanlara, o hep şunu hatırlatırdı: "Eğer biz öndersek, halkımızın önünde kalkan olmak zorundayız." Çünkü o biliyordu ki, yönetmek bir ayrıcalık değil, en ön safta ölmeyi göze alabilmektir.
Sarpedōn’un hikayesinde dikkatini çekmek istediğim bir şey var, minik dostum: O, Akhilleus ya da Agamemnōn gibi güç tutkunu değildi. O, sadece evini korumak isteyen bir adamdı. Fakat görüyorsun ya, sistemyani o acımasız güç dinamiklerionun gibi birini bile yutmaktan çekinmiyor. Bir yanda Patroklos gibi kullanılmış ve harcanmış ruhlar, diğer yanda Sarpedōn gibi onuruyla sistemin çarkları arasına sıkışanlar... Peki, o "ulu" tanrılar ne yapıyordu? Zeus, kendi oğlunun ölümünü seyrederken sadece üzülmekle yetindi. Kader dediği o görünmez zinciri, kendi evladı için bile kıramadı.
Bak dinle, sevgili evladım: Hēra'nın o soğuk demagojisine bak. İnsanların hayatını birer oyun hamuru gibi görüp, "kurtarırsak diğerleri de ister" diyerek masum birinin ölümüne göz yuman o tanrısal otoriteyi hatırla. Zeus, Sarpedōn öldüğünde ne yaptı biliyor musun? Onu şanla şerefle gömmek yerine, Uyku ve Ölüm’ün soğuk kollarına teslim edip "görevini yaptı" dedi. İşte kralların ve sistemin insana bakışı budur; seni kullanırlar, işleri bittiğinde ise sadece bir "saygı" borcuyla toprağa verirler.
Sarpedōn, aslında ne Minōs’un hırsına kurban giden bir sürgün, ne de tanrıların oyuncak bir oğluydu. O, kendi ayakları üzerinde durmayı seçen ve gücü bir ödev olarak gören, nadir insanlardan biriydi. Bugün insanlar kralların zaferlerini kutlarken, ben senin o tozlu sayfaların ardındaki Sarpedōn’u görmeni isterim. Unutma; Mytho Anarkhia şunu fısıldar: Otorite, kendi evladını bile koruyamayacak kadar acizdir; asıl gerçek olan ise, insanın kendi onuruyla ölebilme cesaretidir.
Şimdi söyle bana güzel çocuk, göklerden inen yıldırımlara mı inanacaksın, yoksa toprağın üzerinde kendi izini bırakanların gerçeğine mi? Sorgula, evlat. Çünkü sorgulamayan zihin, tanrıların bile olsa, sonunda o soğuk kaderin kurbanı olur.