Bak evlat, şu gürül gürül akan sulara bak; her bir damlası koca bir dünyanın hikayesini taşır. Şimdiki adıyla Sakarya dedikleri o yorgun ama vakur nehrin, kadim zamanlardaki adı Sangarios’tu. Öyle alelade bir su birikintisi sanma onu; o, Okeanos ile Tethys’in, yani o uçsuz bucaksız suların ve derinliklerin doğurduğu soylu bir evlattı. Yani anlayacağın, damarlarında tanrısal bir serinlik taşırdı.
Eskiden, Troya’nın o kederli ama mağrur kraliçesi Hekabe’den bahsedildiğinde, insanların gözleri hemen bu ırmağa çevrilirdi. Çünkü derler ki, Hekabe’nin damarlarında akan o asil kanın kaynağı Sangarios’tu; yani o, bu ırmağın kızıydı. Bir kraliçenin gücü ile bir nehrin durdurulamaz akışının aynı soya dayanması, sana da garip ve güzel gelmiyor mu?
Ama Sangarios denince, asıl o efsunlu meseleleri anımsarım. Hani şu gökyüzü sakinlerinin bile bazen merakla izlediği, dağların ana tanrıçası Kybele’nin dokunduğu o kadim öyküleri bilir misin? Sangarios’un kızı Nana ile Agdistis’in hikayesi, bir ırmağın kıyısında başlayıp gökyüzünün sırlarına uzanan, biraz hüzünlü, biraz da büyü dolu bir düğümdür.
İşte böyle küçük dostum; bir nehir bazen sadece susuzluğu gidermez, bazen krallıklar kurar, bazen de tanrıların sırlarına ev sahipliği yapar. Şimdi, kenara biraz daha yaklaş da suyun fısıltısını dinle; belki sana Hekabe’nin çocukluğunu ya da Nana’nın o meşhur kavuşamayan kaderini anlatır. Ben mi? Ben sadece biraz yorgun bir ihtiyarım, ama unutma; dünyada anlatılacak daha çok hikaye, içilecek bir yudum keyifli içecek ve öğrenecek çok şey var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur ve şu köpüklü kadehimden yansıyan ışığa iyi bak. Masallarda anlatılmayan, büyük sarayların duvarları ardına saklanan bir sır var... Herkes kralların zaferlerini, tanrıların altın tahtlarını konuşur; oysa gerçekler, tıpkı nehir yatakları gibi toprağın en derin ve karanlık çatlaklarında saklıdır.
Sana Sangarios’tan bahsedeceğim. Bildiğin adıyla Sakarya... İnsanlar onu sadece bir ırmak, bir coğrafya parçası sanır. Oysa o, Okeanos ve Tethys’in kadim evladı, zamanın kendisi kadar yaşlı bir tanrısal akıştır. Ama evlat, asıl mesele onun kimin oğlu olduğu değil; asıl mesele, kralların ve tanrıların, onun gibi kudretli bir doğa gücünü kendi soy ağaçlarına nasıl yamadıklarıdır.
Derler ki, görkemli Troya’nın kraliçesi Hekabe onun kızıymış. Düşün bir; Hekabe, yani enkazlar arasında hayatta kalmaya çalışan, çocuklarını yitiren o kederli ana... Sistemin çarkları altında ezilen, devasa Troya surlarının düşüşüyle evsiz bırakılan o kadın. Krallar, kendi ihtişamlarını parlatmak için Sangarios’un kutsal sularını kendi ailelerine bir paye gibi takmışlar. Oysa nehir, hiçbir kralın tapulu malı değildir; o, özgürce akar ve sadece toprağın fısıltısını duyar.
Gözlerindeki o ışığı görüyorum evlat, sanki bir şeyi sezmiş gibisin. Evet, asıl karanlık, ana tanrıça Kybele ile ilgili olan o anlatıda gizli. Kızı Nana ve o tuhaf, sınırları aşan Agdistis efsanesini işittin mi hiç? İnsanlar bu hikayeyi kaba bir masal gibi anlatır, geçerler. Oysa o efsanede bir başkaldırı, bir oluşum sancısı vardır. Bir bedenin içine hapsedilen arzular, sistemin "doğru" dediği kalıplara sığmayan ruhlar... Sangarios bu hikayenin tam merkezinde, sessiz bir tanık gibi akar. O, kendine dayatılan tüm o kutsal rolleri ve soyağacı yalanlarını, akıp giden sularıyla aşındırır.
Unutma küçük dostum; bir nehir ne bir krala itaat eder, ne de bir saray duvarı onu durdurabilir. Eğer hayatın içinde bir gün seni de bir yerlere "ait" kılmaya çalışırlarsa, bir ırmağın hürriyetini hatırla. Çünkü en bilge kişi, kendi rotasını başkalarının haritalarına göre çizmeyen kimsedir.
Hadi, şimdi git ve sulara bak. O akışta sadece kendi yansımanı değil, sana dayatılan o sahte krallıkların nasıl da eriyip gittiğini gör. Ve unutma, kadehimdeki son damla neşe gibi, gerçek de bazen sadece küçük bir damlada saklıdır; onu arayan bulur.