Thesauros Mythology Salmoneus

Salmoneus

Salmoneus

Zeus’a özenip tunç yollarla yapay şimşekler çakan, kibriyle tanrı katına çıkmaya yeltenen Salmoneus, sonunda kendi yarattığı ateşte yok olup gitti.

Deukalion ve Pyrrha soyundan gelen, Aiolos ile Enarete’nin oğlu Salmoneus, gençliğini geçirdiği Tesalya’dan ayrılarak güneybatı Yunanistan’da Salmone kentini kurduğunda, mekanın mutlak hakimi olma arzusunu mekansal bir düzene dönüştürüyordu. İlk evliliğini Alkidike ile yaparak Tyro adında bir kız çocuğu sahibi olan Salmoneus, eşinin vefatı sonrası Sidero ile birleşti; bu yeni hane düzeninde Sidero, Tyro üzerinde kurduğu baskı ve eziyetle iktidarın ev içindeki mikro iktidarını temsil ediyordu.

Kendi inşa ettiği otoritesini, gökyüzünün tekelini elinde bulunduran Zeus’un yetki alanına taşımaktan çekinmeyen Salmoneus, tunçtan döşettiği özel yollarda demir tekerlekli arabasını sürerken, arkasında çektiği ağır zincirlerle yarattığı yapay gürültüyü ve etrafa saçtığı meşaleleri bir tanrısal kudret gösterisine çevirdi. Taklit edilmiş bir ilahi ihtişamın, yani sembolik şiddetin yarattığı bu tahakküm denemesi, gerçek iktidarın sınırlarını ihlal ettiği an; Zeus, kendi otoritesine yöneltilen bu taklitçi başkaldırıyı, hem Salmoneus’u hem de onun hüküm sürdüğü kenti yıldırımlarla silip süpürerek merkezi bir cezalandırma ile sonlandırdı.
Silenos
Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya da anlatayım; zamanında kibir denen o sinsi zehir, bir adamın aklını nasıl bulandırmış...

Salmoneus derlerdi ona. Soyu sopu sağlamdı aslında, Aiolos’un oğluydu; yani öyle sıradan bir fani değil, köklü bir soydan geliyordu. Tesalya’nın o serin rüzgarlarını bırakıp güneye, Elis taraflarına göç etti. Kendi şehrini kurdu, adına da Salmone dedi. Bir kızı vardı, Tyro. Ama gelin görün ki işler evde pek de şenlikli gitmiyordu. İlk eşi gidince, Sidero denen bir kadın girdi hayatına. Sidero’nun o keskin bakışları, zavallı Tyro’ya hiç huzur vermedi.

Ama Salmoneus’un asıl derdi başkaydı. Adamın içindeki hırs, koca şehre sığmıyordu. Bir gün aynaya mı baktı, yoksa kendini mi fazla sevdi bilinmez; "Neden" dedi, "Neden gökyüzü sakinlerinin gücü sadece onların olsun?"

Kendi kendine bir tanrı olduğunu sanmaya başladı. Kibir işte, insanın gözünü öyle bir kör eder ki, güneşten daha parlak yandığını sanırsın. Gökyüzü sakinlerinin başı Zeus, yukarıdan bakıp bu garip hallere pek bir içerledi ama Salmoneus durulacak gibi değildi. Kendince bir oyun kurdu. Tunçtan upuzun bir yol döşedi. Araba yapıp tekerleklerine demirler bağlattı. Yetmedi, arkasına ağır mı ağır zincirler taktırdı. O tunç yolda arabayı çılgınca sürerken, zincirlerin çıkardığı korkunç gürültüyle "Gök gürlüyor!" diye bağırıp milleti kandırmaya çalışıyordu. Elinde de yanan meşaleler, onları da şimşek diye sağa sola fırlatıyordu.

Hani derler ya, "Kendi kazdığı kuyuya düşer" diye... İşte öyle oldu. Zeus yukarıdan bu gürültücü şaklabanlığı izlerken, o meşhur sabrı tükendi. Gökyüzü bir anda sustu, Salmoneus’un yaptığı o kof gürültü, gerçek bir gök gürlemesinin yanında fısıltı gibi kaldı.

Bir tek yıldırım... O kadar.

Zeus, bulutların arasından öyle bir ışık gönderdi ki, ne Salmoneus’un o ağır arabası kaldı, ne tunçtan yolu, ne de o kendi kurduğu gösterişli şehir... Hepsini küle çevirdi. Kibir, bir anlık parıltıyla başlar, ama sonu hep böyle kül ve sessizliktir.

Şimdi söyle bakalım, kimin gökyüzü sakinlerine kafa tutmaya gücü yeter ki? İnsan dediğin, toprağına sahip çıkmalı, gökleri yönetmeye kalkmamalı. Bir yudum şifa niyetine içtiğim şu kap biraz buruklaştı bak, insan evladının sonu hep hüzünlü bir kıssaya dönüyor, değil mi?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme