Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya da anlatayım; zamanında kibir denen o sinsi zehir, bir adamın aklını nasıl bulandırmış...
Salmoneus derlerdi ona. Soyu sopu sağlamdı aslında, Aiolos’un oğluydu; yani öyle sıradan bir fani değil, köklü bir soydan geliyordu. Tesalya’nın o serin rüzgarlarını bırakıp güneye, Elis taraflarına göç etti. Kendi şehrini kurdu, adına da Salmone dedi. Bir kızı vardı, Tyro. Ama gelin görün ki işler evde pek de şenlikli gitmiyordu. İlk eşi gidince, Sidero denen bir kadın girdi hayatına. Sidero’nun o keskin bakışları, zavallı Tyro’ya hiç huzur vermedi.
Ama Salmoneus’un asıl derdi başkaydı. Adamın içindeki hırs, koca şehre sığmıyordu. Bir gün aynaya mı baktı, yoksa kendini mi fazla sevdi bilinmez; "Neden" dedi, "Neden gökyüzü sakinlerinin gücü sadece onların olsun?"
Kendi kendine bir tanrı olduğunu sanmaya başladı. Kibir işte, insanın gözünü öyle bir kör eder ki, güneşten daha parlak yandığını sanırsın. Gökyüzü sakinlerinin başı Zeus, yukarıdan bakıp bu garip hallere pek bir içerledi ama Salmoneus durulacak gibi değildi. Kendince bir oyun kurdu. Tunçtan upuzun bir yol döşedi. Araba yapıp tekerleklerine demirler bağlattı. Yetmedi, arkasına ağır mı ağır zincirler taktırdı. O tunç yolda arabayı çılgınca sürerken, zincirlerin çıkardığı korkunç gürültüyle "Gök gürlüyor!" diye bağırıp milleti kandırmaya çalışıyordu. Elinde de yanan meşaleler, onları da şimşek diye sağa sola fırlatıyordu.
Hani derler ya, "Kendi kazdığı kuyuya düşer" diye... İşte öyle oldu. Zeus yukarıdan bu gürültücü şaklabanlığı izlerken, o meşhur sabrı tükendi. Gökyüzü bir anda sustu, Salmoneus’un yaptığı o kof gürültü, gerçek bir gök gürlemesinin yanında fısıltı gibi kaldı.
Bir tek yıldırım... O kadar.
Zeus, bulutların arasından öyle bir ışık gönderdi ki, ne Salmoneus’un o ağır arabası kaldı, ne tunçtan yolu, ne de o kendi kurduğu gösterişli şehir... Hepsini küle çevirdi. Kibir, bir anlık parıltıyla başlar, ama sonu hep böyle kül ve sessizliktir.
Şimdi söyle bakalım, kimin gökyüzü sakinlerine kafa tutmaya gücü yeter ki? İnsan dediğin, toprağına sahip çıkmalı, gökleri yönetmeye kalkmamalı. Bir yudum şifa niyetine içtiğim şu kap biraz buruklaştı bak, insan evladının sonu hep hüzünlü bir kıssaya dönüyor, değil mi?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan, o parıltılı sarayların duvarları arasına asla sızmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, zira duyacakların kralların altın tahtlarını sarsan türden gerçeklerdir. Bugün sana Salmoneus’u anlatacağım; hani şu tanrıları taklit eden, o zavallı, o mağrur adamı.
Herkes onun "hadsizliğinden" bahseder, evlat. Kralların tarihi, kendi masallarını yazanların kaleminden döküldüğü için, Salmoneus'a "deli" dediler. Oysa o, Zeus'un gökyüzündeki otoritesine karşı kendi tunçtan dünyasını kurmaya çalışan, belki de ilk "anarşist" hükümdardı. Kendi şehrini, Salmone’yi inşa ettiğinde, sadece toprakları değil, zihinleri de yönetmek istedi. Ama asıl hikaye, o tunç yolların ve gürleyen tekerleklerin ardında saklı.
Peki ya Tyro? O güzel kızın, babasının hırsı ve üvey annesi Sidero’nun gölgesinde nasıl sindirildiğini hiç düşündün mü? Salmoneus, gökyüzündeki o tanrısal gürültüyü taklit edip şimşekler çaktırırken; evinde, kendi eliyle kurduğu bu küçük krallıkta adaleti unutmuştu. Güç, sevgilidir evlat, ama yanlış ellere düştüğünde, o gücü elinde tutan kişi kendi yarattığı kibrin esiri olur. Salmoneus, göğü parmaklıklar ardına hapsetmeye çalışırken, kendi kızının gözyaşlarını görmeyi reddetti.
"O Zeus, yıldırımıyla onu yok etti," derler masallar. Sanki Zeus, adaletin tek bekçisiymiş gibi... Oysa hakikat şu: Salmoneus, bir başkasının (Zeus'un) kurduğu oyunun kurallarıyla, yine o oyunun efendisini yenebileceğini sandı. Tiranların en büyük yanılgısıdır bu; kendi zulümleriyle, başka bir tiranın gazabını davet ederler. Zeus o yıldırımı attığında, sadece bir adamı değil, kendi iktidarına rakip çıkan küçük bir taklitçiyi, kendi hükmünü korumak için silip süpürdü.
Şimdi, bardağımdaki bir damla şarap gibi, bu hikaye de damağında buruk bir tat bırakmalı, güzel yavrum. Salmoneus, belki de Zeus'un kibrini aynada görmek istemediği için o şimşekleri yedi. O, bir kahraman ya da bir kötü değildi; sadece devasa bir hırs çarkının, kendi dişlileri arasında ezilip giden bir parçasıydı. Ve o gün, Salmone kenti küle dönerken, aslında masumiyetin kibrin ateşiyle nasıl yandığına tanık oldu gökyüzü.
Unutma küçük bilge, gök gürlemesi bazen tanrıların gücü değil, sadece birilerinin güç gösterisi uğruna çıkardığı gürültüdür. Ve o gürültünün arasında, her zaman sesi kısılan birileri, bir Tyro vardır. Sınırları sorgula, kralların gürültüsüne kanma. Zira gerçek, çoğu zaman kralların parıltılı yollarının altında ezilen o sessiz topraktadır.